Türkçe


“Herhangi birisinin aklına gelmiş en iyi fikir için bir ödül verecek olsaydım Darwin’e verirdim, Newton’un, Einstein’in ve herkesin önünde. Doğal seçilimle evrim fikri, tek bir hamlede hayat, anlam ve amaç düzlemlerini, uzay ve zaman, sebep ve sonuç, mekanizma ve fiziksel yasa düzlemleriyle birleştirdi.”

Zihin felsefesi, felsefenin en eski dallarından biri.. Felsefenin kendisinin kökenlerinin, ilkel formlarda da olsa ne kadar eskilere dayandığını düşününce, bu alt dalın insanın düşünsel yapısını ne kadar uzun süredir meşgul etmiş olduğu daha iyi anlaşılıyor. İnsan zihninin doğası, her birimizin kendi zihnimizle doğrudan temas halinde olmamız sebebiyle hakkında kafa yorulması kolay, fakat açıklayabildiğimiz kadarıyla doğanın maddesel kuvvetleriyle bağdaşan tatminkar ve objektif bir resminin çizilmesi oldukça zor bir konu. Platon, Aristo, Parmenides, Spinoza, Descartes, Hume, Kant, Wittgenstein ve daha pek çok dehanın kafa yorup da nihayetlendiremediği bir mesele. Konunun ana açmazı olan “zihin-beden sorunu”nu (“mind-body problem”) biraz yakından inceleyince ortada neden çözülmesi imkansızmış gibi duran bir mesele olduğu net olarak görülebilir.

Temel sorun şu: beyin gibi tamamen mekanistik ögelerin etkileşmesiyle çalışan nesnel bir organda nasıl olur da dış dünyaya dair öznel temsiller yer bulabilir? Varlıklarını ve çalışma prensiplerini objektif olarak gözlemlediğimiz nöronlar, sinapslar, aksonlar, elektrik impulsları, kişiden kişiye değişen subjektif deneyimlere nasıl neden olabilir? Pembe bir uçurtma gördüğümüz zaman, “pembelik” beyinde nasıl gerçekleşir? Nasıl ortaya çıkar, nasıl kişinin benliğinin kullanımı için hazır hale getirilir ve nasıl algılanır? (Peki kişinin “benliği”, tüm bu algıların toplamından bağımsız, süreci anlamlı kılan bir nevi merkezi otorite midir? Bu nasıl mümkün olabilir?) Pembeliğe dair uçurtmanın kendisinden gelen içkin bir özellik mi vardır, yoksa pembelik bakan gözde, kişinin zihninde midir? Pembe bir uçurtmaya bakan birinin beynini dışarıdan incelediğimizde bizim gördüğümüz ve bilimin konusu olan faaliyetler ile, o kişinin hissettikleri nasıl bağdaştırılabilir?

Zihin-beden sorunu bu. Bu soruların sebep olduğu açmaz o kadar derin ki, tüm bunların bir anlam kazanabilmesi için sürecin bir noktasında büyülü bir şeylerin olması gerekirmiş gibi duruyor. Bilim ve felsefedeki kimi sorunların, eğer onlar yeterince büyük ve zihin bulandırıcı iseler, eşdeğer ölçüde büyük ve zihin bulandırıcı, ve genelde toplumların halihazırda kabul ettiği gerçeklerle büyük oranda örtüşen, fakat daha ileri düzey sorgulamaların ağırlığını kaldıramayacak çözümlerle yanıtlanmaya çalışılmaları tarih boyunca oldukça sık rastgeldiğimiz bir durum. Zihin-beden sorununa da yüzyıllar önce verilmiş tam da böylesi bir yanıt var: dualizm. Batı’da ilk olarak Descartes ile önemli bir fikir akımı haline geldiği için Kartezyen Dualizmi olarak da anılıyor, özetle şöyle: Zihin-beden sorunu, doğada var olduğu gözlemlenen mekanizmalarla nesnellikle öznelliği bir araya getirmeye çalıştığı için aşılamaz gibi duran bir sorun. Dualizme göre ise zihin-beden sorunu, ancak doğada tek bir tür töz (substance) olduğunu varsayarsak bir sorundur. Eğer biz birden çok tözün varlığını kabul edersek sorunu çözümünde önemli bir yol katetmiş oluruz. Beynin mekanistik bileşenlerinden zihnin nasıl ortaya çıktığını bulmaya çalışmak bir hatadır zira maddi töz ile zihinsel töz birbirinden bağımsızdır ve birbirlerine indirgenemezler. Daha nüanslı versiyonları ortaya sürülmüş olsa da, dualizmin temel prensibi bu.

Dualizm

Bunun neden cezbedici bir fikir olduğunu görebiliyoruz, hem Batı’da yaygınca kabul gören ruh mefhumuna direkt bir gönderme yapıp ona kredibilite kazandırıyor (Doğu’dakiler ise aynı soruna bakıp, ruhu reddetmekle kalmamış, benliğin bir ilüzyon olduğu sonucuna varmışlardır yüzyıllar önce. Bu fikirler Batı felsefesine ise ancak 19. yy filozoflarından Schopenhauer’in çabalarıyla girmiştir ve modern bilişsel bilim camiasındaki en yaygın kabul gören akımlardan biridir), hem de elimizdeki oldukça büyük soruna olası bir çözüm sunuyor. Ne var ki dualizm çözdüğünden daha büyük sorunları beraberinde getirir. İlk olarak, böylesi ikinci bir tözün varlığına dair, ortaya atıldığı 300 yılı aşkın süreden beri, herhangi bir pozitif kanıt bulunabilmiş değil. Tüm araştırmalar ve kanıtlar doğanın tek ve maddi bir tözden oluştuğunu gösteriyor. Dolayısıyla doğada böyle bir etkinin olduğunu varsaymak için herhangi bir nedenimiz yok. Bu dualizmin bilimsel açmazı. İkincisi, böylesi iki farklı töz gerçekten varolsaydı bile, nasıl etkileşirlerdi? Etkileşilerse birbirlerinden nasıl ayırt edilebilirlerdi? Tanım gereği birbirinden bağımsız ve birbirine indirgenemez olan bu iki etki, nasıl bir araya gelip insan zihnini mümkün kılabilirdi? Descartes bu etkileşimin beyindeki pineal gland’de olabileceğini düşünmüştü. Ama bu cevabın doğru olamayacağı aşikar, zira pineal gland, diğer tüm beyin elemanları gibi, maddi dünyanın bir parçası. Maddi dünyanın etkilerinden muaf olamayacağı gibi, potansiyel bir maddeötesi etkiden de etkilenmesi, tanım gereği, mümkün değil. Bu da dualizmin felsefi açmazı. Bu iki mutlak açmaz sebebiyle de, günümüzde bilim ve felsefe çevrelerinde dualizmin neredeyse hiç savunucusu kalmamış durumda.

Ne yazık ki konuya kafa yoran kişiler arasındaki mutabakat bu noktada sona eriyor. Herkes dualizmin yanlış olduğunda, yani (eğer erişilebilir ise) cevabın maddi olguların incelenmesinin ardında yattığında hemfikir, ama çözümün ne olduğu konusunda neredeyse kişi sayısı kadar farklı görüş var. Konunun bilimsel yöntemle asla çözülemeyeceğini söyleyen “mistik”lerden tutun (ki Noam Chomsky, Steven Pinker, Colin McGinn gibi oldukça mühim şahsiyetler dahil bu gruba), bilimin pekala bu sorunu da açıklığa kavuşturabileceğini düşünen fakat bunu nasıl yapacağı konusunda uzlaşamayan diğer tüm akımlara kadar, ziyadesiyle dallanıp budaklanmış, çözüme Antik Yunan’lılardan daha yakın olmadığımız izlenimi verecek kadar geniş bir görüş spektrumu ile karşı karşıyayız. Zihin felsefesi tarihi, konunun karanlık felsefi koridorlarında dolanırken bölüm sonu canavarına yem olan nice yiğitlerle dolu..

Daniel
Dennett

Parıldayan bir istisna hariç: Daniel Dennett. Kendisi Boston’daki Tufts Üniversitesinde felsefe profesörü ve yine aynı üniversitedeki Bilişsel Çalışmalar Merkezi’nin eşbaşkanı. Zihin felsefesi literatüründeki başyapıtlardan biri olarak kabul edilen “Consciousness Explained” (“Bilinci Açıkladım Agalar”) yazarıdır. Nasıl açıkladığı bu yazının konusu olamayacak kadar detaylı ise de, açıklarken kullandığı yöntemler, özellikle felsefesini bilimle sentezlerken özen gösterdiği hassaslık ve bu ikisinin karşılıklı etkileşimi önemlidir. Lehinde olsun olmasın, dönen tartışmalarda, yazılan kitaplarda, yazılmasının üzerinden geçen 18 yıla rağmen, bu kitaba sürekli göndermeler yapılır. Bunun en önemli sebeplerinden biri Dennett’in, akıcı ve zarif üslubuyla, anlaşılması zor fikirleri en basit halleriyle, çoğu zaman “intuition pump” ismini verdiği, kavrayış kolaylığı sağlayan benzetmeleriyle okurun karşısına koyup, her adımda bu zor problemi nasıl alaşağı edeceğini net olarak göstermesidir. Örneğin, alana önemli katkılarından biri olan “Cartesian Theater” (Kartezyen Tiyatrosu) benzetmesiyle, Kartezyen Dualizmini reddeden çoğu filozofun detaylıca incelenmemiş fikirlerinin aslında neden dualizmin bir türüne gereksinim duyduğunu göstererek eksikliklerini göstermiştir. Bir başka örnekte yine felsefi bir baş ağrısı olan “qualia” (deneyimin öznel karakteri, ör: kırmızının kırmızılığı) kavramının neden yanlış varsayımlar sonucu bir sorun olarak karşımıza çıktığını tane tane, sadece filozofların değil bilimadamlarının da cephanesindeki tüm silahları kullanarak eleştirmiştir (kişisel fikrim: yerle bir etmiştir). Bu çok çarpıcı bir özellik, zira konular detaylandıkça, kişinin (yazarın) her adımını çok dikkatli seçmesi ve zihin-beden problemiyle uğraşırken çok cazip bir tuzak olan kendini bir şeyin sezgisel doğruluğuna ikna etmekten kaçınması ve fikrindeki felsefi/bilimsel sorunları tespit etmesi her filozofun yapabildiği bir şey değil.

Dennett’i meslektaşları arasında farklı kılan nokta da bu, bilime olan ilgisi ve felsefesinin temellerini her daim bilimsel bulgularla çapraz kontrole tabi tutması. 21. yy felsefesinin, geride bıraktığımız yüzyıllardan alması gereken tek bir ders varsa, varoluşa dair aranan cevaplarda bilimsel olgulara sırtımızı dönmenin kötü bir fikir olduğudur. Sadece düşünme ve akıl yürütmeyle felsefenin önemli sorularına yanıtlar bulunabileceği düşüncesi, Yunan’lılar ile zirve yapan, Kant ile önemli bir darbe yiyen, günümüzde ise, objektif gerçekliğin en çılgın rüyalarımızdan bile daha çılgın olduğunun ortaya çıkması nedeniyle, terk edilmeye başlanan bir bakış açısı. Bu yüzden biyoloji felsefesi, mühendislik felsefesi, ekonomi felsefesi gibi uygulamalı felsefe alanları gün geçtikçe yaygınlaşıyor, yaygınlaşmalı. Gelecekteki felsefi düşüncenin de, saygınlığını koruyabilmek ve cevap arayışlarında insanlığa faydalı olmak adına, bu yakınsamaya ayak uydurması gerekiyor. Modern bilişsel bilimlerin getirdiği yardım ve sağladığı kolaylıklar olmadan da zihin-beden sorununu çözmek olası görünmüyor.

Genel olarak bilimin her alanında üstad seviyesinde bilgili olan Dennett’in, özel olarak, yazının başındaki alıntıdan da anlayacağınız üzere Darwin’e ve doğal seçilim fikrine bitmek tükenmek bilmeyen bir hayranlığı var, ki bu yüzden başka bir meşhur Darwinci olan Stephen J. Gould kendisini “kökten Darwinci” olarak tanımlamıştır.. Dennett insan zihnini oluşturan sürecin Darwinci süreçler olduğu fikrinde ısrar etmiştir. Bu tabii benim diyen bilimadamının karşı çıkmaktan çekineceği bir görüş, fakat bu sorgulamayı Dennett kadar detaylıca yapıp ölümüne takip eden ve Darwinci seçilimin tüm yaptırımlarını layıkıyla takdir eden ikinci bir filozof bulmak zor. Örneğin yakın arkadaşı Richard Dawkins ile popülerlik kazanan Memetik teorisini ve “meme”lerin Darwinci seçilimini bilinç savunusunun temeline koyarak cesur ama teorik zemini sağlam bir hamlede bulunmuştur.

Felsefenin diğer bir önemli sorunu olan özgür irade hakkında da iki kitap (“Elbow Room” ve “Freedom Evolves”) yazmıştır ve sonuçta, pek çok meslektaşının aksine, özgür iradenin varolduğunda karar kılmıştır. “Darwin’s Dangerous Idea” kitabında Darwin sevgisini alabildiğince serbest bırakmış, kozmolojiden yapay zekaya, mühendislikten dinlere, adamcağızı ilişkilendirmediği alan kalmamıştır. Douglas Hofstadter ile editörlüğün yaptığı “The Mind’s I”, zihin felsefesine ilgi duyanlar için başlangıç seviyesinde çok tatlı bir kitaptır. Muhtemelen kaleme aldığı en tanınan makalesi “Neredeyim?“dir (Türkçe!). “The Self as a Center of Narrative Gravity“, “What RoboMary Knows” ve “THANK GOODNESS!” kişisel favorilerimdir (İngilizce). Tüm makalelerine bu adresten ulaşılabilir.

Ilımlı bir ateisttir. “Yeni Ateistler” veya “Dört Atlı” olarak adlandırılagelen (Richard Dawkins, Sam Harris, Christopher Hitchens ve Dennett) ve dinleri yüksek sesle eleştiren grubun en yumuşak başlısı ve alttan alanıdır. Buna rağmen kalp krizi geçirdiğinde kendisi için dua ettiklerini söyleyen arkadaşlarına “keçi de kurban ettiniz mi?” diye sormaktan geri kalmamıştır (yukarıdaki “THANK GOODNESS!” makalesinde). “Brights” isimli, memlekette hala fazla tanınmadığı için tırnak işaretleri içerisinde yazmanın gerekli olduğu, batı coğrafyasında ise yavaş yavaş momentum kazanan alternatif bir özgür düşünce (freethinkers) topluluğunun en tanınan üyelerindendir. Dinler hakkındaki görüşlerini 2006 tarihli “Breaking The Spell: Religion as a Natural Phenomenon” kitabında özetlemiştir. Okullarda tüm dinlerin gelenek ve öğretilerinin müfredat kapsamına alınması gerektiğini savunmaktadır. W. V. Quine ve Gilbert  Ryle’nin öğrencisidir. Sıkı bir Boston Red Sox taraftarıdır. Teknecilik, heykeltraşlık hobileri arasındadır. Uzaktan Şirin Baba’yı, yakından tarihin yazdığı önemli dehalardan birini andırır.

Veeee kendisi 10 Nisan 2009’da konuşma yapmak üzereye Türkiye’ye  geliyor! Sakıp Sabancı Müzesinde saat 16.00’da.

Detaylar şurada: http://www.sabanciuniv.edu/tgd/eng/DarwinandBeyond.html

Normalde kitap imzalatmaya kategorik olarak karşı olmak gibi sudan bir prensibim vardır, ama bu prensibi Dennett dedeye kitap imzalatmanın bir seçenek olmadığı bir gerçeklikte edindiğim için bu seferlik tabii ki bir istisna yapacağım, hatta envanterimi şimdiden hazırladım, 7 kitap + 2 favori makale (büyütmek için resme tıklayın):

resize-of-ss8506841

 

Overcoming Bias‘da ilginç bir soru var. “Avcı-toplayıcı atalarımızı, şu an sahip olduğumuz bilgilerden en çok hangisi şaşırtırdı?” Evrenin büyüklüğü, evrim, cep telefonları?

Benim cevabım: fizikalizm. Doğadaki tüm olguların fiziğin konusu olan madde ve güçlerin etkileşimlerine indirgenebilir olması. Bu tabi sadece atalarımızı değil günümüzde yaşayan pek çok insanı da şaşırtacak bi şey.. Ayrıca “şaşırmak”in, kişinin açıklama öncesi beklentilerinden bağımsız bir tanımı olmadığı için kime göre en şaşırtıcı da diyebiliriz. Örneğin ilk atomistlerden Lucretius‘un fizikalizme bakıp “şerrefsizim aklıma geldiydi” diyeceğinden şüpheleniyorum. Ama bizi insan yapan en önemli özelliklerimizden birine taban tabana zıt düştüğü için fizikalizmi aday gösteriyorum.

İnsanoğlu evrim sahnesinde ortaya çıktığından beri etrafındaki olguları madde ve maddeüstü olarak kategorize etmeye meyilli olmuştur. Açıklayamadığı olguların rastgele olduğunu düşünmektense, kendisinin vakıf olamadığı örüntülerin (pattern) sonucu olduğunu düşünmüştür. Ama tabi önemli bir açmaz var. Eğer doğadaki aktörler (aslanlar, kaplanlar, mamutlar vs.) arasında en zeki ve en başarılı örüntü-tanıyıcı aktör ben isem, ve tüm bu örüntüler benim eserim değilse, ve diğer tüm aktörler birer figüran ise, birer örüntü-itaatçisinden fazlası değilse, tüm bunlar kimin eseri olabilir ki? Bu soruya cevap vermenin en bariz yolu bir örüntü-koyucu postüle etmek, tüm üstünlüğüne rağmen insanoğlunun bile kavrayamayacağı yücelikte bir mekanizma kurgulamak. Onu yapmanın en bariz yolu da, bu örüntü-koyucu karakter kendisini görünür-duyulur, erişilebilir kılmayı seçmediği için, onun maddeüstü bir varlık olduğunu kabul etmek. Bu mekanizmalar yerleşip yeterince uzun nesiller boyunca, doğaya dair damıtılmış en önemli fikirler olarak henüz daha el kadar birer bebekken bireylerin beyinlerine kazınarak aktarıldıkça da, tanrı fikri ile geri dönüşü olmayan bir yola girmiş oluyoruz (değil mi Ahmet hocam?). Tüm imamların kökenlerinin izinin ilkel şamanlara değin sürülebileceği düşüncesinde tam tanımlayamadığım bir ihtişam var.

Irk olarak cehaletimizin tavan yaptığı o zamanların aksine, yüzlerce yıllık modern bilimsel çalışmaların, biriken gözlem ve kanıtların sonucu olarak şu an neredeyse kesin olarak biliyoruz ki, etrafımızdaki olguların tamamen doğal süreç ve etkileşimlerle açıklanamayacağını düşünmemiz için hiçbir sebep yok. Bu muazzam bir dönüşüm. Bu sebeple avcı-toplayıcı atalarımızın en çok bu dönüşüme şaşıracaklarını düşünüyorum.

Cosmic Variance‘dan Sean Carroll’ın (ki hastasıyım, takip ediniz) ilave bir sorusu var. “Peki bizler, şu anki bilgilerimiz ışığında, gelecekte en çok ne olursa şaşırırız?”

Bu soruya da, ilkine kıyasla daha tereddütlü cevabım: “fizikalizm ‘framework’ünde sistematik olarak gösterilecek eksiklikler”. Doğaüstü bi örüntü-koyucuya dair kanıtlar, sözde-bilim’in (pseudoscience) iddialarını destekleyecek kanıtlar, termodinamiğin ikinci yasasının tekrarlanabilir ihlalleri (bu Carroll’ın cevabı) gibi.. Bu cevabımda tereddütlü olmamın sebebi, fazla kapsamlı olması, fizikalizm çatısının herhangi bir yerindeki tüm çatlakları içermesi. Ama tarih itibariyle bu çatı o kadar kuvvetli ki, en ufak bir çatlak bile beni hayrete düşürecektir.

Peki kendi alanım olan matematikte durum ne? Geçmiş dönemlerde yaşayan matematikçileri en çok şu anki hangi bilgimiz şaşırtırdı? Bunun cevabı açık ara farkla Gödel’in eksiklik teoremi olmalı. “Tutarlı bir sistemde, doğru olan, fakat doğruluğu ispat edilemeyecek teoremler vardır.” Daha önceki dönemlerde hiç kimsenin bunun mümkün olabileceğini düşündüğünü sanmıyorum, bir matematikçi için kabus gibi bir şey bu. Sorun şu: matematikçinin yazılı olmayan iki düsturu vardır.

1) İspatlanan önermeler doğrudur (sistem tutarlıdır).

2) Tüm doğru önermeler ispatlanabilirdir.

İlkine Gödel’in teoreminin yukarıda alıntıladığım kısmının söyleyecek bir sözü yok, çünkü tutarlılığı varsaymış teoremde. Eğer bu düsturun yanlış olduğu gösterilseydi, yani belli aksiyom sistemlerinin çelişkilere (1=2 gibi) neden olduğu gösterilseydi, ilgili aksiyomları temel alan tüm matematiksel yapı çökerdi. Zira bir tane çelişki bulmak aslında sonsuz çelişki bulmak demek, 1=2 ise 2=4, 3=6, 4=8 vs. ad infinitum… Bir matematikçi için en kötü durum senaryosu bu.

Gödel’in yaptığı şey ise ikinci en kötü durum senaryosu. ikinci düsturun yanlış olduğunu gösterip matematikçilerin dünyasını yıkmıştır kendisi. O zamana kadar matematikçiler, eğer bir önerme doğruysa, bu doğruluğu göstermek için mutlaka bir ispat yolunun varolduğunu, yeterince sebat edilirse ve doğru semboller manipüle edilirse bu ispata ulaşılacağını düşünüyorlardı. Hatta tüm bu çalışmaları mekanize edip matematikteki tüm teoremleri bilgisayarlara buldurtmak gibi düşünceler vardı. Fakat bu noktada Gödel çıktı ve oldukça dahiyane bir yöntem kullanarak (detaylara girmeyeceğim) şöyle bir teorem inşa etti: “Bu teorem ispatlanabilir değildir.”

Yöntemi dahiyane idi, çünkü bu yaptığı şey, bir teoremin kendisi hakkında konuşması, konvansiyonel matematik kuralları uyarınca izin verilen bir şey değil. Hatta Gödel’in çalışmalarına ilham kaynağı olan Alfred North Whitehead ve Bertrand Russell’ın Principia Mathematica‘sı, başka şeylerin yanında, tam da böylesi bir öz-referansı (self-reference) yasaklamak için yazılmıştı. Whitehead&Russell matematiği paradokslardan arındırmak istiyorlardı ve öz-referansın da tüm paradoksların kaynağı olduğunu biliyorlardı. Eserlerinde de teoremlerin sadece doğal sayılar hakkında konuşmaya hakları vardı, kendilerine gönderme yapmaları bir seçenek değildi. İkili böylece hem matematiği çelişkilerden arındırdıklarını, hem de tüm matematiksel teoremlere ulaşmak için bir el kitabı hazırladıklarını düşünüyorlardı. Gödel’in ise farklı fikirleri vardı..

Gödel’in dehası öz-referansı tekrar Principia’nın içine sokmaktı. Bunu nasıl başardığının detayları gerçekten karmaşık, dolayısıyla biz öyle olduğunu kabul ederek, yaptırımlarını inceleyelim. Çünkü sonraki adım nispeten kolay.

“Bu teorem (“Principia Mathematica’da” demişti Gödel ama bizim için çok önemli değil, tüm aksiyomatik sistemler için doğru çünkü) ispatlanabilir değildir.” teoremine T diyelim. Yani, T = T ispatlanabilir değildir. Önce T’nin yanlış olduğunu varsayıp durumu değerlendirelim. Eğer bu değerlendirme bizi bir çelişkiye sürüklerse bu varsayımımızdan vazgeçip T’nin doğru olduğunu kabul etmeye zorlanacağız. Çünkü T ya doğrudur ya yanlıştır. Matematikçilerin sıklıkla kullandıkları bu ispat yönteminin adı Olmayana Ergi (Reductio Ad Absurdum).

Şimdi, T yanlışsa, T’nin tersi doğru olmalıdır. Yani  T ispatlanabilir olmalıdır. Ama T tam da bunun mümkün olmayacağını söylemiyor muydu? Çelişki! Dolayısıya “T yanlıştır” varsayımımızdan vazgeçeceğiz ve T’nin doğru olduğunu kabul edeceğiz. Eğer T doğruysa, T ispatlanabilir değildir. Diğer bir deyişle, “Tutarlı bir sistemde, doğru olan, fakat doğruluğu ispat edilemeyecek teoremler vardır.”

Skandal! Matematikçiler için “örüntü= kanıtın varlığı” ilkesi parça pinçik olmuştu. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın doğru teoremlerin tamamına asla ulaşılamayacak, matematik sonsuza kadar eksik kalacaktı. Kanımca “kanıt” mefhumunun kurucusu olan Öklid nefes almakta zorlanırdı bu sonuç karşısında.

Tüm bunlar hakkında sizler ne dersiniz? İlk insanlar yaşasaydı en çok neye şaşırırlardı? Diğer bilimlerde durum nedir?

 

Biyolog Richard Dawkins bir fikrin gücünü, maksimum açıklamayı minimum varsayımla yapması olarak tanımlıyor:

bfg

 

Buna da Açıklama Oranı (Explanation Ratio) diyor. Ve ben de katılıyorum.

 

Bugün doğal seçilim vasıtasıyla evrim fikrini ortaya atan Charles Darwin’in 200. doğum günü (12 Şubat 1809) ve doğal seçilim fikrini derlediği Türlerin Kökeni’nin yayınlanışının 150. yıldönümü (24 Kasım 1859). Uzunca bir süreyi bugün için Darwin’in anısına yazacağım ve uzun olmasını istediğim yazıyı kafamda planlamaya çalışarak harcadım. Kişiliğimin gelişiminde oldukça önemli yeri olan bu adamın hayatının her yönünü layıkıyla ve derinlemesine incelemek istiyordum. Çalışmaları, seyahatleri, nerelerde haklı çıktığı nerelerde yanıldığı, modern evrim kuramına yapılan eklentiler, hangi konularda kitaplar yazdığı, arkadaşlarıyla düşmanlarıyla münasebetleri, aile yaşantısı, hastalık hastası olmasının olası sebepleri, elde ettiği bulguları nasıl değerlendirdiği, çalışma sistematikleri hakkında yazmak istiyordum ve nereden başlayacağımı bilemiyordum.

 

Ama sonra onun fikirlerin ‘güç’ünün ne kadar büyük olduğunu hatırladım ve kendimi önemli bir noktayı ıskalıyormuş gibi hissettim. Darwin tek bir hamlede tüm yaşamı, organizmaların varolma sebebini, sadece 4 basit varsayım ile açıklamıştı ve ben kim oluyordum da bu önemli günde uzun, detaylı betimlemelerimle Darwin’in ekonomik teorisine gölge düşürüyordum? Bunları daha sonra da yapabilirdim ve yapacaktım (sene Darwin senesi) ama bugün olmazdı:

efg

 

Her nesilde, hayatta kalabilecek olandan daha fazla sayıda yavru doğar ve bunların arasında genetik (kalıtılabilir) farklılıklar vardır (çeşitlilik). Dolayısıyla bu yavruların önemli bir bölümü üreyemeden ölürler (seçilim). Hayatta kalıp üremeyi başarabilenler de, hayatta kalmalarını sağlayan özellikleri çocuklarına aktarırlar (kalıtım). Bu süreç yeterince uzun süre (binlerce nesil) boyunca devam ederse , ortalık ‘hayatta kalmakta ve üremekte başarılı’ organizmalarla dolar. Doğal seçilimle evrim (özetle değil, tam olarak) budur.

 

Bu kadar. Bu kadar! Bu başka herhangi bir teorinin kolay kolay erişemeyeceği bir güç. Yukarıdaki 534 karakterlik paragrafı anladıysanız, Darwin’in fikirlerinin tamamını, modern evrim kuramının da belkemiğini anlamışsınız demektir. Kopan tüm tartışmaların, tüm kavgaların, tüm dini açmazların şu basit ve aslında kanıta ihtiyaç da duymayan (fakat sayısız kanıtla desteklenen) kavramsal kabullerin anlaşılamaması yüzünden doğduğunu düşünmek…

 

Darwin’in fikri gülünç derecede ekonomik olmasına rağmen, gülünç derecede çok şeyi açıklıyor, sadece bu dünyadaki yaşamı açıklamakla kalmıyor, diğer dünyalardaki olası yaşamları da açıklama potansiyeli taşıyan ortaya atılmış tek fikir. Ben de bu yüzden, bu kibar ve onurlu adamın ve ekonomik ve güzel fikrinin anısını en iyi bu şekilde onurlandırabileceğimden şüphem olmadığı için, maksimum açıklamayı minimum varsayımla yapmak adına, konu hakkında daha fazla yazmayı reddediyorum.

 

Şerefe!

 

Bilim tarihinin en önemli anlarından biri, gölgenin bittiği aydınlığın başladığı yerde..

Bilim tarihinin en önemli anlarından biri, gölgenin bittiği aydınlığın başladığı yerde..

Şenliğe katılın:

– biyolokum.com’da, Darwin Günü.

– Müspet İlimler Kumpanyası’nda, İyi ki doğdun Darwin!

Arada sırada yetersizliklerinizi, sanki onlar birer yetersizlik değilmişcesine, insanların ilgi ve alakasını hakeden şeylermeşcesine,  aslında gayette içerik ve bütünsellikten yoksun şeyler olduklarını sanki bilmiyormuşcosuna tüm blogosfer alemine duyurmadıktan, onları da bu şuursuzluğun bir parçası yapmadıktan sonra bir blog işletmenin ne manası var ki sorarım sizlere a dostlar, b yurttaşlar, c romalılar? 24 saate yakın süredir uyumamışken, cem efendinin de gazıyla, sırasıyla bach, beethoven, beethoven ve mozart’ı hunharca katlederken, montajsız görüntüler (senkronizasyondaki sorun beni de aşan bir sorun, youtube dedik yasak dedik, vimeo’yalım dedik sanatsal bütünlüğümüzle oynadı. “you are not artistic, and you have no integrity“):

Ve bu da gerçek bir fevkalbeşer çalışma sekansı nasıl olabilebilir ve hatta olmalıdıra, olsundur ulana, niye olmuyo ulan reva mı banaya bir örnek:

Vatan millete, yedi düvele, cihan-ı aleme, yerlere göklere hayırlı uğurlu olsun, müjdemi isterim, duyduk duymadık demeyin, bilenler bilmeyenlere söylesin ve diğer klişeler, zira 24 heyecanı 7. sezonuyla kaldığı yerden devam edizleyeyazıyor arkadaşlar! (’24 ne ulan?’ diyenleri derhal site sınırlarının dışına kadar eşlik edecek bir düzenek tasarladım, lütfen bulunduğunuz yerden ayrılmayın, arkadaşlarım yerinizi tespit ediyorlar şu an) Hatta öyle böyle değil, iki gün içinde 4 bölümü lak diye önümüze sürmüş yayıncı kuruluş (‘yayıncı kuruluş’ diyince aklına direk lig tv gelenler bi adım öne çıksın), ajandanızdan saat boşaltmaya başlayın derim, zira malumunuz Bauer’un 2. kanunu ‘birikmiş 24 bölümleri asla bölünerek izlenilemez, yekpare olarak tek seferde izlenilebilir’ der. Bir önceki sezonun üzerinden 1.5 sene geçtiğini düşününce az bile bu 4 bölüm aslında, 24 bölümün hepsini bir günde yayınlayıp ertesi hafta 8. sezondan devam etmeliydiler. Yazarlar grevi sebebiyle Bauer’in karizmasından mağrum kaldığımız her saniye için (saniyeleri de meşhur 24 saati sayacak), grevi organize eden kişilere yüklü bi manevi tazminat davası açsam kazanırım, jack bauer ulan! Neredeyse her sezonunu ‘ee geçen sezon zirve yaptılar, artık bu sezon vasat geçer’ düşük beklentileriyle açtığımız ama daha ilk bölümlerinde beklentilerimizi tekrardan üçe beşe katlayan, hakkında Stephen King’in ‘bir bölümünü kaçırmaktansa ananemi öldürmeyi tercih ederim’ dediği dizinin bu sezonunda bakalım Jack Bauer nasıl ölmeyecek, hangi dostlarının ihanetine uğrayacak, kimlerin detaylıca yapılmış planlarını suya düşürecek, toplam kaç kere ‘chloe açıklayacak zamanım yok, bana güvenmelisin lütfen’ diyip olay mahallinin sikematiklerini pda’sine isteyecek, tam olarak hangi noktada ‘lanet olsun dostum bu kadarı bana fazla, her şeyi bırakıp rençberlik yapacam albakörki’de’ diyecek (misal geçen sezon Curtis’i öldürmesine denk gelmişti bu boşvermişlik anı) ama sonra bi anda filizlenen taptaze belalar yüzünden yeminini bininci kez bozacak, göreceğiz (hem zaten hepimiz tabii ki biliyoruz ki bauer’in rençberliği bile olaysız geçmez, geçemez).. Hayal kırıklığı yaratan 2 saatlik prequel’den sonra tekrar sağlam olay örgülü maceralar, bol bol CTU personel zaiyatı ve her zamankinden daha ‘larger than life’ bir Jack Bauer bekliyorum..

Bi de dizileri sizler nereden tedarik etmek suretiyle takip ediyorsunuz bilmiyorum ama, şu site benim tüm ihtiyaçlarımı karşılıyor, paylaşmak isterim. Hem HD, hem youtube’dan video izlemekten bi farkı yok, hem de hemen her diziyi yüklüyorlar.. Buraya embed yapma şansım bilem var ama papaz olmak istemiyorum wordpress’in anti-fraud departmanıyla ve sadece linkini veriyorum. İstediğiniz diziyi adı, sezon ve bölüm numarasıyla aratıyosunuz, örneğin 24, 7. sezonun ilk bölümü için anahtar sözcük ’24 s07e01′. Günlük (ya da bi kaç saatlik de olabilir, emin değilim) 72 dakikalık download sınırınız var, ama bu sorunun etrafından da modemi kapayıp açmak suretiyle dolaşabiliyorsunuz. Okuyucu bana güven lütfen, açıklayacak zamanım yok..

http://www.megavideo.com/

 Memleketim – Nazım (Fazıl Say)

nazim_hikmet3 Memleketim, memleketim, memleketim, 

ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım,
son mintanım da sırtımda paralandı çoktan,
şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
enfarktinda yüreğimin,
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim…

Türk’sünüz, bilimle ilgilisiniz veya ilgili olasınız var, rahat erişilebilir kaynak azlığından şikayetçisiniz, çağımızın alamet-i farikası olan interneti de artık bu amaçlarınız doğrultusunda kullanmaya niyetlisiniz ve ‘keşke bilim içerikli elle tutulur tüm Türkçe site veya blogların adreslerini görebileceğim bir liste hazırlasaydı bir kişi/kuruluş/muhterem’ mi diyorsunuz? Öyle sanıyorum ki size yardımcı olabilirim. Öncelikle böylesi ulvi bir hedef sahibi olduğunuz için 7’nizi birden (tüm bu ‘if’leri sağlayan kişi sayısı daha fazla olamaz heralde?) canı gönülden tebrik ediyor, sonralıkla da çok afedersiniz birbirimizle çiftleşip gen havuzundaki sıklığımızı mı arttırsak n’apsak neslimiz tükenmeden, bilemedim ki diyor ve size biyolokum.com menşeili ve tam da böylesi bir eksikliği gidermek için hazırlanmış, daha doğrusu hazırlanmakta olan, siz bu yazıyı okuduğunuzda muhtemelen nihayetlenmeye yaklaşacak olan (bu tamamen istatistiksel bir argüman, gün gelip ‘no dry light’ yurt çapında tanınan bir blog olduğu zaman, yani böyle tırnak içinde alıntı şeklinde ifade edilmesine gerek kalmadığı, analar oğullarına ‘evladım bir no dry light feed’i al eve gelirken sana zahmet’ diyebilecekleri kadar herkesçe tanındığı zaman, bu ve diğer yazılar çok daha fazla kişi tarafından okunacağı için, çoğu okurum için bu söylediğim doğru olacak. Antr parantez ilave edeyim, bir blog açtığınız zaman ukalalık ve dehşetengiz içgörü yeteneği paketlerine sadece $9.90’a sahip olabiliyorsanız, bakın sizin de blog açmak için bir sebebiniz var artık) şu listeyi sunmak istiyorum:

 

Türkçe Bilim blogları ve web siteleri listesi

 

Modern ve şüphesiz çok daha anlamlı bir pan-türkizm projesi olan bu liste an itibariyle biyoloji, fizik, astronomi ve kimya dalları tarafından domine edilmiş durumda ama listenin gelişimine ve detaylandırılmasına siz de katkıda bulunabilir, bildiğiniz, sevdiğiniz veya bilfiil hazırlanmasına katkıda bulunduğunuz blog/siteleri bizlerle ve diğer bilgi böcükleriyle paylaşabilirsiniz, bunu nasıl yapacağınız orada açıklanıyor. Özellikle bu listede sadece matematik içerikli bir site göremeden ölürsem gözüm açık gideceğimdir, gitmeyeyimdir, bilimlerin kraliçesine adanmış bir site varsa bildiğiniz çok rica ediyorum ekleyiniz. Ve mevzubahis listeyi tavsiye ederkenki asıl ve gizli hedefimin, listede ‘Bilim Felsefesi’ başlığı altında listelenmiş yegane site olan kendi sitemi övmek olduğu imanız karşısında da teessüflerimi sunuyorum (telepatik biliş paketi, sadece $27.99). Bir, dediğim gibi liste daha cenin kıvamında, geliştikçe sitemin ve benim üstüme kuma gelecektir elbette, iki o kategoriyi daha ziyade ‘Yav böyle bi site var, atsan atılmaz, satsan satılmaz, nereye koyacağımızı bilemedik bilim adamı da değil zaten sahibi, uğraşıyor ediyor çocuk, böyle bi jüri özel ödülü tadında bir kategori açalım, sevinsin garip’ olarak okuyorum ben, siz de öyle yapın. Ve gidin listeyi ve sonra da listelenmiş siteleri okuyun dostum, lanet olsun, hala neden burdasınız!

Next Page »