“Herhangi birisinin aklına gelmiş en iyi fikir için bir ödül verecek olsaydım Darwin’e verirdim, Newton’un, Einstein’in ve herkesin önünde. Doğal seçilimle evrim fikri, tek bir hamlede hayat, anlam ve amaç düzlemlerini, uzay ve zaman, sebep ve sonuç, mekanizma ve fiziksel yasa düzlemleriyle birleştirdi.”

Zihin felsefesi, felsefenin en eski dallarından biri.. Felsefenin kendisinin kökenlerinin, ilkel formlarda da olsa ne kadar eskilere dayandığını düşününce, bu alt dalın insanın düşünsel yapısını ne kadar uzun süredir meşgul etmiş olduğu daha iyi anlaşılıyor. İnsan zihninin doğası, her birimizin kendi zihnimizle doğrudan temas halinde olmamız sebebiyle hakkında kafa yorulması kolay, fakat açıklayabildiğimiz kadarıyla doğanın maddesel kuvvetleriyle bağdaşan tatminkar ve objektif bir resminin çizilmesi oldukça zor bir konu. Platon, Aristo, Parmenides, Spinoza, Descartes, Hume, Kant, Wittgenstein ve daha pek çok dehanın kafa yorup da nihayetlendiremediği bir mesele. Konunun ana açmazı olan “zihin-beden sorunu”nu (“mind-body problem”) biraz yakından inceleyince ortada neden çözülmesi imkansızmış gibi duran bir mesele olduğu net olarak görülebilir.

Temel sorun şu: beyin gibi tamamen mekanistik ögelerin etkileşmesiyle çalışan nesnel bir organda nasıl olur da dış dünyaya dair öznel temsiller yer bulabilir? Varlıklarını ve çalışma prensiplerini objektif olarak gözlemlediğimiz nöronlar, sinapslar, aksonlar, elektrik impulsları, kişiden kişiye değişen subjektif deneyimlere nasıl neden olabilir? Pembe bir uçurtma gördüğümüz zaman, “pembelik” beyinde nasıl gerçekleşir? Nasıl ortaya çıkar, nasıl kişinin benliğinin kullanımı için hazır hale getirilir ve nasıl algılanır? (Peki kişinin “benliği”, tüm bu algıların toplamından bağımsız, süreci anlamlı kılan bir nevi merkezi otorite midir? Bu nasıl mümkün olabilir?) Pembeliğe dair uçurtmanın kendisinden gelen içkin bir özellik mi vardır, yoksa pembelik bakan gözde, kişinin zihninde midir? Pembe bir uçurtmaya bakan birinin beynini dışarıdan incelediğimizde bizim gördüğümüz ve bilimin konusu olan faaliyetler ile, o kişinin hissettikleri nasıl bağdaştırılabilir?

Zihin-beden sorunu bu. Bu soruların sebep olduğu açmaz o kadar derin ki, tüm bunların bir anlam kazanabilmesi için sürecin bir noktasında büyülü bir şeylerin olması gerekirmiş gibi duruyor. Bilim ve felsefedeki kimi sorunların, eğer onlar yeterince büyük ve zihin bulandırıcı iseler, eşdeğer ölçüde büyük ve zihin bulandırıcı, ve genelde toplumların halihazırda kabul ettiği gerçeklerle büyük oranda örtüşen, fakat daha ileri düzey sorgulamaların ağırlığını kaldıramayacak çözümlerle yanıtlanmaya çalışılmaları tarih boyunca oldukça sık rastgeldiğimiz bir durum. Zihin-beden sorununa da yüzyıllar önce verilmiş tam da böylesi bir yanıt var: dualizm. Batı’da ilk olarak Descartes ile önemli bir fikir akımı haline geldiği için Kartezyen Dualizmi olarak da anılıyor, özetle şöyle: Zihin-beden sorunu, doğada var olduğu gözlemlenen mekanizmalarla nesnellikle öznelliği bir araya getirmeye çalıştığı için aşılamaz gibi duran bir sorun. Dualizme göre ise zihin-beden sorunu, ancak doğada tek bir tür töz (substance) olduğunu varsayarsak bir sorundur. Eğer biz birden çok tözün varlığını kabul edersek sorunu çözümünde önemli bir yol katetmiş oluruz. Beynin mekanistik bileşenlerinden zihnin nasıl ortaya çıktığını bulmaya çalışmak bir hatadır zira maddi töz ile zihinsel töz birbirinden bağımsızdır ve birbirlerine indirgenemezler. Daha nüanslı versiyonları ortaya sürülmüş olsa da, dualizmin temel prensibi bu.

Dualizm

Bunun neden cezbedici bir fikir olduğunu görebiliyoruz, hem Batı’da yaygınca kabul gören ruh mefhumuna direkt bir gönderme yapıp ona kredibilite kazandırıyor (Doğu’dakiler ise aynı soruna bakıp, ruhu reddetmekle kalmamış, benliğin bir ilüzyon olduğu sonucuna varmışlardır yüzyıllar önce. Bu fikirler Batı felsefesine ise ancak 19. yy filozoflarından Schopenhauer’in çabalarıyla girmiştir ve modern bilişsel bilim camiasındaki en yaygın kabul gören akımlardan biridir), hem de elimizdeki oldukça büyük soruna olası bir çözüm sunuyor. Ne var ki dualizm çözdüğünden daha büyük sorunları beraberinde getirir. İlk olarak, böylesi ikinci bir tözün varlığına dair, ortaya atıldığı 300 yılı aşkın süreden beri, herhangi bir pozitif kanıt bulunabilmiş değil. Tüm araştırmalar ve kanıtlar doğanın tek ve maddi bir tözden oluştuğunu gösteriyor. Dolayısıyla doğada böyle bir etkinin olduğunu varsaymak için herhangi bir nedenimiz yok. Bu dualizmin bilimsel açmazı. İkincisi, böylesi iki farklı töz gerçekten varolsaydı bile, nasıl etkileşirlerdi? Etkileşilerse birbirlerinden nasıl ayırt edilebilirlerdi? Tanım gereği birbirinden bağımsız ve birbirine indirgenemez olan bu iki etki, nasıl bir araya gelip insan zihnini mümkün kılabilirdi? Descartes bu etkileşimin beyindeki pineal gland’de olabileceğini düşünmüştü. Ama bu cevabın doğru olamayacağı aşikar, zira pineal gland, diğer tüm beyin elemanları gibi, maddi dünyanın bir parçası. Maddi dünyanın etkilerinden muaf olamayacağı gibi, potansiyel bir maddeötesi etkiden de etkilenmesi, tanım gereği, mümkün değil. Bu da dualizmin felsefi açmazı. Bu iki mutlak açmaz sebebiyle de, günümüzde bilim ve felsefe çevrelerinde dualizmin neredeyse hiç savunucusu kalmamış durumda.

Ne yazık ki konuya kafa yoran kişiler arasındaki mutabakat bu noktada sona eriyor. Herkes dualizmin yanlış olduğunda, yani (eğer erişilebilir ise) cevabın maddi olguların incelenmesinin ardında yattığında hemfikir, ama çözümün ne olduğu konusunda neredeyse kişi sayısı kadar farklı görüş var. Konunun bilimsel yöntemle asla çözülemeyeceğini söyleyen “mistik”lerden tutun (ki Noam Chomsky, Steven Pinker, Colin McGinn gibi oldukça mühim şahsiyetler dahil bu gruba), bilimin pekala bu sorunu da açıklığa kavuşturabileceğini düşünen fakat bunu nasıl yapacağı konusunda uzlaşamayan diğer tüm akımlara kadar, ziyadesiyle dallanıp budaklanmış, çözüme Antik Yunan’lılardan daha yakın olmadığımız izlenimi verecek kadar geniş bir görüş spektrumu ile karşı karşıyayız. Zihin felsefesi tarihi, konunun karanlık felsefi koridorlarında dolanırken bölüm sonu canavarına yem olan nice yiğitlerle dolu..

Daniel
Dennett

Parıldayan bir istisna hariç: Daniel Dennett. Kendisi Boston’daki Tufts Üniversitesinde felsefe profesörü ve yine aynı üniversitedeki Bilişsel Çalışmalar Merkezi’nin eşbaşkanı. Zihin felsefesi literatüründeki başyapıtlardan biri olarak kabul edilen “Consciousness Explained” (“Bilinci Açıkladım Agalar”) yazarıdır. Nasıl açıkladığı bu yazının konusu olamayacak kadar detaylı ise de, açıklarken kullandığı yöntemler, özellikle felsefesini bilimle sentezlerken özen gösterdiği hassaslık ve bu ikisinin karşılıklı etkileşimi önemlidir. Lehinde olsun olmasın, dönen tartışmalarda, yazılan kitaplarda, yazılmasının üzerinden geçen 18 yıla rağmen, bu kitaba sürekli göndermeler yapılır. Bunun en önemli sebeplerinden biri Dennett’in, akıcı ve zarif üslubuyla, anlaşılması zor fikirleri en basit halleriyle, çoğu zaman “intuition pump” ismini verdiği, kavrayış kolaylığı sağlayan benzetmeleriyle okurun karşısına koyup, her adımda bu zor problemi nasıl alaşağı edeceğini net olarak göstermesidir. Örneğin, alana önemli katkılarından biri olan “Cartesian Theater” (Kartezyen Tiyatrosu) benzetmesiyle, Kartezyen Dualizmini reddeden çoğu filozofun detaylıca incelenmemiş fikirlerinin aslında neden dualizmin bir türüne gereksinim duyduğunu göstererek eksikliklerini göstermiştir. Bir başka örnekte yine felsefi bir baş ağrısı olan “qualia” (deneyimin öznel karakteri, ör: kırmızının kırmızılığı) kavramının neden yanlış varsayımlar sonucu bir sorun olarak karşımıza çıktığını tane tane, sadece filozofların değil bilimadamlarının da cephanesindeki tüm silahları kullanarak eleştirmiştir (kişisel fikrim: yerle bir etmiştir). Bu çok çarpıcı bir özellik, zira konular detaylandıkça, kişinin (yazarın) her adımını çok dikkatli seçmesi ve zihin-beden problemiyle uğraşırken çok cazip bir tuzak olan kendini bir şeyin sezgisel doğruluğuna ikna etmekten kaçınması ve fikrindeki felsefi/bilimsel sorunları tespit etmesi her filozofun yapabildiği bir şey değil.

Dennett’i meslektaşları arasında farklı kılan nokta da bu, bilime olan ilgisi ve felsefesinin temellerini her daim bilimsel bulgularla çapraz kontrole tabi tutması. 21. yy felsefesinin, geride bıraktığımız yüzyıllardan alması gereken tek bir ders varsa, varoluşa dair aranan cevaplarda bilimsel olgulara sırtımızı dönmenin kötü bir fikir olduğudur. Sadece düşünme ve akıl yürütmeyle felsefenin önemli sorularına yanıtlar bulunabileceği düşüncesi, Yunan’lılar ile zirve yapan, Kant ile önemli bir darbe yiyen, günümüzde ise, objektif gerçekliğin en çılgın rüyalarımızdan bile daha çılgın olduğunun ortaya çıkması nedeniyle, terk edilmeye başlanan bir bakış açısı. Bu yüzden biyoloji felsefesi, mühendislik felsefesi, ekonomi felsefesi gibi uygulamalı felsefe alanları gün geçtikçe yaygınlaşıyor, yaygınlaşmalı. Gelecekteki felsefi düşüncenin de, saygınlığını koruyabilmek ve cevap arayışlarında insanlığa faydalı olmak adına, bu yakınsamaya ayak uydurması gerekiyor. Modern bilişsel bilimlerin getirdiği yardım ve sağladığı kolaylıklar olmadan da zihin-beden sorununu çözmek olası görünmüyor.

Genel olarak bilimin her alanında üstad seviyesinde bilgili olan Dennett’in, özel olarak, yazının başındaki alıntıdan da anlayacağınız üzere Darwin’e ve doğal seçilim fikrine bitmek tükenmek bilmeyen bir hayranlığı var, ki bu yüzden başka bir meşhur Darwinci olan Stephen J. Gould kendisini “kökten Darwinci” olarak tanımlamıştır.. Dennett insan zihnini oluşturan sürecin Darwinci süreçler olduğu fikrinde ısrar etmiştir. Bu tabii benim diyen bilimadamının karşı çıkmaktan çekineceği bir görüş, fakat bu sorgulamayı Dennett kadar detaylıca yapıp ölümüne takip eden ve Darwinci seçilimin tüm yaptırımlarını layıkıyla takdir eden ikinci bir filozof bulmak zor. Örneğin yakın arkadaşı Richard Dawkins ile popülerlik kazanan Memetik teorisini ve “meme”lerin Darwinci seçilimini bilinç savunusunun temeline koyarak cesur ama teorik zemini sağlam bir hamlede bulunmuştur.

Felsefenin diğer bir önemli sorunu olan özgür irade hakkında da iki kitap (“Elbow Room” ve “Freedom Evolves”) yazmıştır ve sonuçta, pek çok meslektaşının aksine, özgür iradenin varolduğunda karar kılmıştır. “Darwin’s Dangerous Idea” kitabında Darwin sevgisini alabildiğince serbest bırakmış, kozmolojiden yapay zekaya, mühendislikten dinlere, adamcağızı ilişkilendirmediği alan kalmamıştır. Douglas Hofstadter ile editörlüğün yaptığı “The Mind’s I”, zihin felsefesine ilgi duyanlar için başlangıç seviyesinde çok tatlı bir kitaptır. Muhtemelen kaleme aldığı en tanınan makalesi “Neredeyim?“dir (Türkçe!). “The Self as a Center of Narrative Gravity“, “What RoboMary Knows” ve “THANK GOODNESS!” kişisel favorilerimdir (İngilizce). Tüm makalelerine bu adresten ulaşılabilir.

Ilımlı bir ateisttir. “Yeni Ateistler” veya “Dört Atlı” olarak adlandırılagelen (Richard Dawkins, Sam Harris, Christopher Hitchens ve Dennett) ve dinleri yüksek sesle eleştiren grubun en yumuşak başlısı ve alttan alanıdır. Buna rağmen kalp krizi geçirdiğinde kendisi için dua ettiklerini söyleyen arkadaşlarına “keçi de kurban ettiniz mi?” diye sormaktan geri kalmamıştır (yukarıdaki “THANK GOODNESS!” makalesinde). “Brights” isimli, memlekette hala fazla tanınmadığı için tırnak işaretleri içerisinde yazmanın gerekli olduğu, batı coğrafyasında ise yavaş yavaş momentum kazanan alternatif bir özgür düşünce (freethinkers) topluluğunun en tanınan üyelerindendir. Dinler hakkındaki görüşlerini 2006 tarihli “Breaking The Spell: Religion as a Natural Phenomenon” kitabında özetlemiştir. Okullarda tüm dinlerin gelenek ve öğretilerinin müfredat kapsamına alınması gerektiğini savunmaktadır. W. V. Quine ve Gilbert  Ryle’nin öğrencisidir. Sıkı bir Boston Red Sox taraftarıdır. Teknecilik, heykeltraşlık hobileri arasındadır. Uzaktan Şirin Baba’yı, yakından tarihin yazdığı önemli dehalardan birini andırır.

Veeee kendisi 10 Nisan 2009’da konuşma yapmak üzereye Türkiye’ye  geliyor! Sakıp Sabancı Müzesinde saat 16.00’da.

Detaylar şurada: http://www.sabanciuniv.edu/tgd/eng/DarwinandBeyond.html

Normalde kitap imzalatmaya kategorik olarak karşı olmak gibi sudan bir prensibim vardır, ama bu prensibi Dennett dedeye kitap imzalatmanın bir seçenek olmadığı bir gerçeklikte edindiğim için bu seferlik tabii ki bir istisna yapacağım, hatta envanterimi şimdiden hazırladım, 7 kitap + 2 favori makale (büyütmek için resme tıklayın):

resize-of-ss8506841