December 2008


Hazır söz argüman dinamiklerinden açılmışken, bir tartışma nedir ne değildir, nasıl datbik edilir nasıl edilmez, 2008’i bitirdiğimiz şu gayet sıradan günde işin uzmanından dinleyelim dedim. Monty Python tayfasından geliyor (yoo gelmiyor):

Bulunduğunuz koordinatlarda youtube yasaklı ise, video‘ya ktunnel.com üzerinden erişebilirsiniz (‘hayır erişemezsiniz’ dememek için zor tutuyorum kendimi ama skeçi izlemekte zaten zorlanan bünyenizi daha fazla ajite etmek de istemiyorum).

Advertisements

This post is not in English, it’s in Turkish, but you can nonetheless join the discussion by voting and commenting. The question is:

 

 

Şakadanak önünüze koyageldiğim bu anketten ve başlık kısmından da anlayacağınız üzere bu yazımızın konusu, mantık hataları (nam-ı diğer fallacies). Daha net olmak gerekirse zatalimin en ilgi çekici bulduğu 10 mantık hatasının 10’dan geriye doğru sayımı. Nedir mantık hataları, tam olarak ne işe yararlar ve neden böyle bir yazı yazma ihtiyacı hissettim, heyecan verici geri sayıma geçmeden önce hızlıca değinelim.

 

Tartışmak, fikir teatisinde bulunmak zor iş. Karşınızdakinin haklı olup olmadığını anlamak ayrı dert, kendinizin haklı olup olmadığını anlamak, duruşunuzun ne kadar sağlam olduğunu tartmak, tam olarak hangi fikirleri duymanıza müteakip şu anki fikirlerinden vazgeçeceğinizi bilmek ve bu noktayı gelindiğinde bunu fark edip etmeyeceğiniz ayrı dert. Fazlasıyla öznel konulara kendinizi bir kez bağladıktan sonra, aynı bağı kendi fikirleriyle kurmuş olan karşı tarafla münasebetin akışı, yoğun çamurda patinaj yapan araba tekerinden farklı olmuyor malesef, araç yerinde sayıyor. Neyse ki, dostlar, değerli okuyucular, kıymetli blogee’ler, insanlık olarak elimizde, sürtünmeye sebep olarak bu patinaj durumunu minimize edip, tartışma süreçlerini biraz daha yapıcı kılacak pek çok ince uzun tahta parçası var (hani tekerin altına koyarsın da çamurdan kurtulur ya araç, o haleti ruhiyeyi, varoluşsal rahatlamayı kastediyorum).  Layıkıyla kullanılsa ve karşı tarafın da kullanması ve dinleyenlerin de kullanmayanlara karşı acımasız olması sağlansa bir Siyaset Meydanı’nı, bir Cevizkıran’ı, bir Yorum Farkı’nı verimsiz fikir orgy’leri olmaktan çıkarıp, somut ve yapıcı birer entelektüel sürece dönüştürebilecek bu araç gereçler, sadece toplumumuz değil koskoca bir insan ırkı tarafından itinayla yok sayılıyor. Adının sonuna iki tane sapiens nick’i getirmiş bir tür için kabul edilemez bir şey bu. Bu durum da beni üzüyor. Sadece beni değil, türümüzün yetiştirdiği en nadide cevherlerden biri olan Carl Sagan’ı da üzmüş olmalı ki, yazılmış en iyi popüler bilim kitapları listesinde rahatlıkla ilk beşe, bir ihtimal de en tepeye yerleşebilecek eseri olan The Demon-Haunted World, Science as a Candle in the Dark’ın en önemli ve güzel bölümünü Baloney Detection Kit (Saçmalık Fark Etme Alet Çantası) isimli bölüm oluşturuyor. Orada Sagan benim bugün burada amaçladıklarımı ve daha fazlasını, yani tartışma adabını daha somut temellere oturtmayı ve saçmalıkları daha tartışmanın başında, görür görmez tanımamızı sağlamayı amaçlıyor.

 

Mantık hatalarının ne olduğunu bilmenin en önemli işlevi de bu sanırım. Karşımızdakinin (ve tabi kendimizin) fikirlerinin akışının, çoğu zaman içeriklerinden bağımsız olarak, belli mantık kuralları dahilinde ilerlediğinden emin olmamıza ve eğer karşı tarafın argümanları bu cüzi gereksinimleri yerine getirmiyorsa tartışmaya girmeyi ya reddetmek ya da ona bu eksikliklerini hatırlatmamıza, böylece anlamsız döngülerden, yerinden sayan karşılıklı atışmalardan daha tartışma başlamadan muaf olabilmeye olanak tanıması. Aslında bu sadece formel mantık hataları (formal fallacies) için doğru, informel mantık hataları (informal fallacies) bu kadar acımasız değiller. Ama bu ayrım bizim günlük amaçlarımız için önemsiz bir ayrım, sağlıklı bir tartışma idame edebilmek için bundan çok daha azını adam gibi kavramak fazlasıyla yeterli ve ben de bu sebeple aşağıdaki listede bu ayrımın ve maddelerin birbirleriyle kesiştikleri veya birinin diğerini kapsadığı noktaların altını çizmeye bilerek çalışmadım. Yani bu liste ideal bir taksonomiyi işaret etmiyor. Tamamen öznel ve pratik kaygıların karışımıyla oluşmuş bir liste. Daha derin bilgi ve ayrıntılar için, benim de yapım aşamasında çokça faydalandığım ve maalesef hepsi İngilizce olan şu siteleri tavsiye ederim: Fallacies (Wikipedia), Fallacy Files, Logic & Fallacies.

 

Evet bu da ayrı bir dert, yukarıdaki ilk (Türkçe) paragraftaki ‘fallacies’ başlığı wikipedia’daki ilgili sayfaya yönlenirken ‘mantık hataları’ bkz’ı neden boş diye düşünüyor olabilirsiniz. Çünkü, sevgili okur, muhterem bilgi böcüğü, gözümün nuru, anladığım kadarıyla, google aramalarım beni yanıltmıyorsa, böyle bir kaynak yok! (yani yokTU, artık var, No Dry Light sınırları dahilinde). Dolayısıyla da o bkz’ın boynu bükük(tü), diğer dillerdeki kardeşlerinin yüzüne bakamıyor(du). Vikipedi’de çok cüzi bir girizgah var konuya, safsata başlığında, ama fazlasıyla yetersiz (bu kaynak eksikliğinden dolayı kimi mantık hatalarının Türkçe karşılıklarının patenti tamamen işkembe-i kübrama aittir haliyle). Benim listem de toplamda on adedini içerdiği için yeterli olmaktan çok uzakta. Birilerinin bu işe derhal el atması gerekiyor (televizyon izlerken, hangi program olduğu hiç mühim değil, kripton yemiş superman misali mantık hataları karşısında iki büklüm bir tek ben oluyor olamam heralde?) ve yüksek müsadenizle ilk omuzu ben atıyorum. Önce ilgili mantık hatasının teknik tanımının açıklanıp, ardından verilen bir örneği takiben örneğin detaylıca irdelenmesi şeklinde işleyen bir algoritmaya sahip bu mütevazi listeyi blogosferin oksijensiz yükseltilerine doğru yolcu ederken, iyi okumalar, kuru zeminli yollar diliyorum. Ankete de, okuduktan diler önce diler sonra, oy vermeyi ihmal etmeyin.

 

10. False analogy (Hatalı benzeşim)

 

Açıklama: Birbiriyle ilintili olduğu düşünülen iki olay veya nesnenin, bir özelliklerinin gerçekten de ortak olabileceğini kabul ederken, başka özelliklerinin farklılık gösterebileceğini, böylece benzeşimin hatalı olabileceğini dikkate almamak.

Örnek: “Tıpkı bir saatçinin bir saati zihninde kurgulayıp, zamanı ölçmek amacıyla onun karmaşık mekanizmasını tasarladığı ve inşa ettiği gibi, çok daha karmaşık ve düzenli olan insan bedeni ve doğadaki tüm uyumun da bir yaratıcısı ve tasarımcısı vardır.” (William Paley, Natural Theology, 1802)

İrdeleme: Bir saat ve bir insan vücudu gerçekten de yapı itibariyle oldukça karmaşıktır ve bu karmaşıklığın nedenleri gerçekten de bir açıklamaya ihtiyaç duyar. Ne bir saat ne de bir vücut, tamamen çalışır haliyle kendiliğinden oluşamaz, dolayısıyla her ikisini de ‘yaratan’ mekanizmaların ortaya çıkarılması gerekir. Ne var ki doğada, tam randımanlı haliyle çalışan bir saati ortaya çıkarabilecek herhangi bir mekanizma yok iken ve bir saat, oluşmak için mutlaka bir ‘saatçi’ye ihtiyaç duyar iken, tam randımanlı bir insan vücudunu ortaya çıkarabilecek bir süreç, doğal seçilim yoluyla birikimli evrim, mevcuttur ve dolayısıyla herhangi bir ‘vücutçu’ya gerek duymaz. Dolayısıyla bir saatin karmaşıklığını bir vücudun karmaşıklığına benzetmek hatalı bir benzeşim örneğidir, bir ihtimal en ünlüsüdür.

 

 

9. False dichotomy, Either-or fallacy (Hatalı ayrım)

 

Açıklama: Bir olay veya oluşuma karşı takınılabilecek tek duruşun, iki zıt kutuptan birini seçmekten ibaret olduğu yanılsaması.

Örnek: “Ya sev ya terket!”

İrdeleme: Bir ülkenin veya herhangi bir kollektif oluşumun üyesi olan bir bireyin, o oluşma karşı alabileceği yegane tavır sadece, siyah-beyaz ayrık noktalarından birini seçip sevmek veya sevmemek olmayabileceği, kimi özelliklerini sevip kimisini de sevmemesinin pekala mümkün hatta kaçınılmaz olacağı ve kimi özelliklerini sevmemeyi seçen, vergi mükellefi olduğu varsayılan bir insanın da tek alternatifinin terketmek olmadığı gibi, statüleri arasında ayrım olmayan kimi bireylerin kimi başka bireylere ültimatom verip mülteci konumuna düşürme haklarının olduğunu düşünmeleri, güzelinden bir ‘false dichotomy’ örneğidir.

 

 

8. Appeal to consequences (Sonuçlara atıfta bulunmak)

 

Açıklama: Bir argümanın doğru veya yanlış olması halinde doğuracağı sonuçların, o argümanın doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde etkisinin olduğunu varsaymak.

Örnek: Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, ”Ermenilerden özür dileme kampanyası” ile ilgili, ”Yapılanları kesinlikle doğru bulmuyoruz. Özür dileme yanlış olduğu kadar zarar verici sonuçlar da doğurabilecek bir davranıştır” dedi.” (19 Aralık 2008)

Örnek: “Tanrı mutlaka varolmalıdır, çünkü imansız bir hayat nihilizme ve ahlaksızlığa yol açacaktır.”

İrdeleme: Ermeni soykırımının gerçekleşip gerçekleşmediği hakkındaki bir tartışma esnasında, soykırımın kabul edilmesi halinde karşılaşılabilecek zararlara atıfta bulunmak bu mantık hatasına bariz bir örnektir. Soykırımın yaşandığının veya yaşanmadığının savunusunun bir noktasında, soykırım kabulünün ülkeye getireceği külfet veya Türk’lük kimliğimizin örselenecek olması veya Ermenilerin bizden toprak talep edebilecek olması, olayların doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde herhangi bir etki sahibi olmadıkları için, lehte savlar olarak gündeme getirilmemeleri gerekir. Yukarıdaki açıklamadaki “özür dileme yanlış olduğu kadar”a kadar olan kısım ‘appeal to consequences’ mantık hatasının kapsamına dahil değildir, eğer gerçekten Ermeni soykırımı gerçekleşmemiş ise, argüman buraya kadar gayet makul bir argümandır (gerçi soykırımın gerçekleşmediği gösterilmediği, sadece ileri sürüldüğü için de buraya kadar olan kısım da bir ‘bare assertion fallacy’ oluyor, ama bunu da basın açıklamasının bağlamına bağlayıp görmezden gelebiliriz), fakat devamında ileri sürülen “zarar verici sonuçlar doğurabilir” savı konuyla alakasızdır ve görmezden gelinmelidir. [daginikkafa uyarıyor, bu örnek hatalı olmuş. bkz: yorumlar]

 

Dikkat, bu mantık hatasının tespit edilmesinde dikkat edilmesi gereken mühim bir nokta, argümanın kabulü halinde başa gelebilecek iyi/kötü sonuçların, argümanın arzu edilir/edilmez veya iyi/kötü olmasında değil, doğru/yanlışlığında pay sahibi olduğunun savunuluyor olması gerektiğidir. Aksi takdirde söz konusu argüman bir AtC mantık hatası değildir, kabul edilebilir bir argüman olma potansiyelini taşır. Bu açıdan bakıldığında yukarıdaki ikinci örnek açık bir AtC mantık hatası iken, biraz değiştirilmiş hali olan “Tanrı inancını muhafaza etmeliyiz, çünkü imansız bir hayat nihilizme ve ahlaksızlığa yol açacaktır.” iddiası savunulabilir bir pozisyondur, çünkü tanrı inancının doğru/yanlışlığından bağımsız olarak iyi/kötülüğünden dem vurmaktadır. Eğer tanrıtanımazlık gerçekten de insanları ahlaksızlığa iten bir felsefi duruş ise, bu durum tanrının varlığına dair pozitif bir kanıt olarak ileri sürülemez ama pekala bir tanrı olmadığı halde tanrı inancını korumamız gerektiği ileri sürülebilir. Zira bu “insanlar mutlu olmakla haklı olmak arasında tercih yapmakta serbesttirler” argümanını öncül olarak kabul eder, ki bu da bir mantık hatası değildir.

 

 

7. Post hoc ergo propter hoc

 

Açıklama: Latince: ‘bundan sonra oldu, dolayısıyla bunun yüzünden oldu.’ Nedensellikle korelasyonun karıştırılması veya daha sıklıkla herhangi bir nedensel ilişki içinde olmayan olguların birbirleriyle ilintilendirilmesi ile oluşan mantık hatası.

Örnek: “Horozlar gün doğmadan hemen önce öterler, dolayısıyla horozun ötmesi güneşin doğmasına sebep olur.”

İrdeleme: Fazla açıklama gerektirmeyen ama gizlenmiş halleri oldukça kafa bulandırıcı olabilen ve günlük hayatta karşımıza sıkça çıktığı için listeye aldığım bir mantık hatası. Bu mantık hatasına genelde, söz konusu iki olgunun arasındaki ilişkiyi açıklarken, sadece birinin diğerinin kronolojik olarak hemen ardından gelmesi gerçeği göz önüne alınıp, ilişkilerini etkileyen diğer olası faktörlerin varlığı göz ardı edildiğinde düşülür. Örneğin günlerce bir tren istasyonunu gözlemleyen bir kimse trenin, yolcuların istasyonu doldurmasını takiben gelmesini gözlemleyip, ‘yolcuların toplanması trenin gelmesine neden oluyor’ sonucuna varabilir ama bu gözlem hatalıdır, zira hem yolcuların hem de trenin istasyona gelmesinin farklı ve her ikisinden bağımsız bir sebebi vardır: tren kalkış saati çizelgesi.

 

İlkel batıl inançların ve doğaüstü güçlerin varlığına olan inanç da bu mantık hatasını temel alır.

 

 

6. Naturalistic fallacy (Natüralistik hata)

 

Açıklama: ‘Doğal’ olan olguların iyi ve tercih edilebilir, ‘doğal olmayan’ olguların kötü ve uzak durulası olduğunu düşünmek.

Örnek: “Sigara sağlığa zararlı olamaz çünkü tütün %100 doğal bir üründür”

İrdeleme: Günümüzde hala kimi sigara şirketlerinin kullandığı bu slogan komik olduğu kadar hatalıdır da zira örneğin arsenik de doğal, fakat insan sağlığı için oldukça zararlı bir maddedir. Yanlışlığı bariz gibi gözükse de aslında doğal olanın hepimizin bilinçaltına nasıl iyi olan ile özdeşleştiğini şu örnek güzel anlatıyor sanırım. Yıllar önce 14 yaşındaki Amerika’lı bir öğrenci hazırlaması gereken bilim ödevi için, sokakta gözüne kestirdiği insanlardan ‘dihidrojen monoksit’ isimli maddenin yasaklanması veya kullanımının katı bir şekilde kontrol altına alınması için başlattığı imza kampanyasına destek olmamalarını ister ve bu kokusuz ve tatsız maddenin özelliklerini onlara şu şekilde sıralar: “Asit yağmurlarında bol miktarda bulunur, temas ettiği hemen hemen her şeyi çözebilir, yanlışlıkla solunursa ölüme sebebiyet verebilir, gaz hali oldukça yanıcıdır, ölümcül kanser hastalarının tümörlerinde var olduğu gözlemlenmiştir.” Bu korkunç maddenin dehşet verici etkileri karşısında kampanyaya katılan 50 kişiden 43’ü maddenin yasaklanması için imza atmayı kabul ederler, altısı çekimser kalır, bir kişi de dihidrojen monoksit’in ateşli bir savunucusu olduğunu söyler. Evet, mevzubahis mantık hatamıza tersten yaklaştıklarının farkında olmayan katılımcıların %86’sı suyu (bildiğin H2O) yasaklamak yönünde oy kullanmıştır.

 

Bu mantık hatasının bir de ‘is-ought fallacy’ isimli yakın bir kuzeni vardır ki, ‘you can’t derive an ought from an is’ gibi nasıl Türkçe’leştireceğimi bilmediğim bir cümleyle özetlenebilir. Yani doğada geçerli olan bir mekanizmayı, ahlaki ve sosyal kabullerimizin temeli olarak almanın yanlışlığını anlatmaktadır. Örneğin özünde acımasız bir süreç olan doğal seçilimi insanlara uygulamaya çalışan öjenik hareketinin temsilcileri bu mantık hatasına güzel (olmayan) bir örnek teşkil ederler.

 

 

5. Ad hominem

 

Açıklama: Latince: ‘Adama, kişiye’ (to the man). Tartışılan konunun özüne ve içeriğine değil, iddia sahibi kişinin kişiliğine veya bir özelliğine saldırmak.

Örnek: “Sen batı bilimiyle kendini körelttiğin için X’in muazzamlığını göremiyorsun.”

İrdeleme: Günümüzde özellikle sözde bilimin (pseudoscience) temsilcilerinin, reikileri, şakraları, homeopatiyi, ölülerle konuşmayı, burçları vs. savunurken sarıldığı bu argüman, dikkat edersiniz ki savunusunu yaptıkları ve bilim adamlarının eleştirdiği öğretilerinin doğru olduğuna dair herhangi bir şey söylemediği gibi, bilim adamlarının açık/kapalı fikirli olduklarına dair de bir şey ispatlamış olmuyor. Sana gözlem ve kanıtlar ile gelen bilim adamlarının, gönül gözleri kapalı olduğu için senin görebildiğin bir şeyi göremiyor oldukları iddiasının gülünçlüğü öyle umuyorum ki barizdir, zira fiziksel izdüşümü olan her bir iddianın, gönül gözünün miyopluğundan bağımsız olarak sayesinde neticelendirilebildiği ‘bilimsel yöntem’ isimli şahane bir iskelet yapımız var, tavsiye ederim (yılların ad hominem’ini küçük bir zümreye mal etmiş gibi oldum ama olsun, müstehaktır).

 

 

4. Straw man (Tepkisel indirgemecilik)

 

Açıklama: Karşı tarafın pozisyonunu, saldırılmayı kolaylaştırmak için, hatalı bir şekilde resmedip, eleştirilerini bu hayali resme doğrultmak.

Örnek: “KAİANNATTA AKILSIZ ŞUURSUZ HİÇ BİR ŞEY BİR SİSTEM DAHİLİNDE ÇALIŞAMAZ. BİR MAKİNE DÜŞÜNÜN.MİLYONLARCA PARÇASI OLSA HEPSİ BİR KENARDA OLSA SİZLER SONSUZ YILLAR BEKLESENİZ ONLAR KALKIPTA BİR MAKİNE OLAMAZ.AKIL DAHİLİNDE BİR SANATKAR LAZIMKİ O MAKİNE OLSUN.EVRİM ALDATMACASI ALLAHI UNUTUP TESADÜFLERE KAPI AÇMAKTIR.”[sic] (kardeş site biyolokum.com’a yorum yazan ‘furkan’ isimli bir yaradılışçıdan)

İrdeleme: Sayılan argümanların bilimadamları arasında yaygınca kabul gören evrim kuramını ana hatlarıyla tarif ettiği varsayılmış fakat konu hakkında temel düzeyde de olsa bilgili herhangi birisi, evrimin burada özetlenmeye çalışılan süreçle işlediğini, birbirinden bağımsız parçaların tesadüfen bir araya gelerek doğadaki bedenleri oluşturduğunu düşünmez (bildiğin ve 150 yıl önce cevabı verilmiş olan boeing 747 argümanı, düşün daha boeing falan yok ortada ama cevabı verilmiş). Doğal seçilimle evrim fikri bu şekilde çarpıtılarak, gerçekten de akıl fikir sahibi kimsenin benimsemesinin mümkün olamayacağı bir öğreti kılıfına sokulmuş ve saldırılar bu çarpık karikatürizasyona yönlendirilmiş.

 

 

3. Begging the question (Döngüsel nedenselleştirme)

 

Açıklama: Doğruluğu gösterilmesi amaçlanan bir önermenin doğruluğunun, öncüllerden birinde açıkça veya gizlice kabul edilmesi.

Örnek: “Allah vardır çünkü Kuran’da öyle yazıyor.”

İrdeleme: Listemizin tartışma esnasında tespit edilmesi en zor üyesi. Latincesi ‘petitio principii’ ve ‘soruya verilen cevabın doğruluğunun kabul edilmesini talep etmek’ gibi bir anlamı var. Formel bir tartışma esnasında süreci hızlandırmak için bazen rakibinizden belli noktaları hiç tartışmadan kabul etmesini talep edebilirsiniz ve buna izin var, rakibiniz de sizinle o hususlar konusunda hemfikirse böylesi bir fedayı sorun etmeyecektir (hatası gösterildiğinde çatır çatır ‘evet kardeşim sen haklısın ben haksızım’ diyebilen antik yunanlılardan bahsediyoruz tabi, şimdi nerde öyle uysal egolar). Ama eğer rakibinizin hiç tartışmadan kabul etmesini talep ettiğiniz ‘soru’, tartışmanın odak konusu olan soru ise buna haliyle izin yok, ve bu bir mantık hatası. Çünkü tartışmanın tam da amacı o soruya cevap bulmak.

 

Modern bağlamda ise rakibe yapılan bu taleplerden çok, kendi savının bir noktasında, ispatlamaya çalıştığı sonucun doğruluğunu varsayıp kendi çapında bir döngü yaratan mantık hatalarına döngüsel nedenselleştirme deniyor (zira diğer bir ismi de ‘circular reasoning’). Örneğimize bakacak olursak, Allah’ın varlığının gösterilmeye çalışıldığı bir tartışmada, Allah’ın varlığına kanıt olarak Kuran’da Allah’ın var olduğunun yazdığı söylenmiş. Fakat tartışmanın konusu tam da Allah’ın varlığını göstermek olduğu için ve henüz daha bu gösterilmediği için, sadece Allah var ise anlamlı bir kitap olacak olan Kuran’ın içinde yazanları ‘Allah vardır’ savınızın lehinde bir argüman olarak sunamazsınız. Çünkü bu hemen ikinci bir ‘peki Kuran’ın içinde yazanların gerçek olduğu ne malum?’ sorusuna neden olur (sorusunu ‘beg’ edersiniz, yani benden, tartışmadan bu soruyu ‘concede’ etmemi beklersiniz. Ben de enayi değilim haliyle, etmem). Bu soruya da kaçınılmaz olarak verilecek ‘çünkü Allah yollamıştır’ cevabı ile tam bir döngüyü tamamlayıp başladığımız noktaya geliriz ve tekrar ‘Peki Allah’ın var olduğunu nereden biliyoruz?’ sorusuna geri dönüp sonsuz bir döngüye gireriz, mundar olmuş bu tartışmayı daha fazla uzatmamak için de ctrl+c ile çıkarız.

 

 

2. Red herring (Konuyla alakasız argüman)

 

Açıklama: Tartışma esnasında konuyla alakasız bir argüman ileri sürmek.

Örnek: “X bizden özür dilemeden Ermeni’lerden özür dilememeliyiz.”

İrdeleme: Red herring oldukça yaygın ve kapsamlı bir mantık hatası. Hatta dikkatli okuyucular red herring’in şu ana kadar gördüğümüz çoğu mantık hatasını ya kapsadığını ya da onlarla çok yakın dirsek teması içinde olduğunu farkedeceklerdir (özellikle appeal to consequences ile). Çok sık karşılaşılan bir hata türü olduğu için bir sürü alt konu başlığı var (buradan görebilirsiniz) ve hepsini birden listeme alamayacağım için üst başlığa değineyim dedim. Tam çevirisi ‘kırmızı ringa balığı’ anlamına geliyor ve bir söylentiye göre, tilki avlarında, tilkinin dikkatini dağıtmak için yere sürülen kırmızı renkteki ringa balıklarına, bir başka söylentiye göre de izlerini avcı köpeklerine kaybettirmek için balık kullanan mahkumlara gönderme yapıyor (ve bunlar da bana her iki söylentinin de kolpa olduğunu düşündürüyor). Tartışma esnasında konuyla alakasız bir argümanı ileri sürerek, rakibin ve büyük olasılıkla dinleyicilerin kafasını karıştırmayı amaçlamak olarak özetlenebilir red herring.

 

Yukarıda verdiğim örneği de ‘ulan bi yazı yazıyosun, bari adam gibi zor, girift mantık hatası örnekleri bul ki bi şeye benzesin, bu ne böyle çok bariz’ diye düşünülür endişesiyle yazıp yazmamakta tereddüt ettim ama bu bariz örnekler günlük hayatta hunharca karşımıza çıkan gayet reel laflar. Hatta bu dosyayı hazırlamak için herhangi bir siyasetçiyi bir hafta takip etmek gibi bir planım vardı, eminim tüm bu 10 başlığa birer örnek ve daha fazlasını bulurdum, ama üşendim, nöronlarımı, sembol işleyen kortekslerimi seviyorum. İnsanların duygusal olarak bağlı oldukları kişi veya kurumlar söz konusu olduğunda ilk feda ettikleri beyin faaliyetleri rasyonellikten sorumlu bölgeleri olduğu için, onların mantık hataları çok daha sık ve kallavi oluyor. Burada da mesela açıkça görülüyor ki, Ermeni soykırımının gerçekten olup olmadığı tartışmasında ileri sürülen savlardan birisi, bu söz konusu kıyımla nedensel ilişki içinde olmayan herhangi bir olay olamaz. Eğer Ermeni soykırımı gerçekten gerçekleşmediyse, bu gerçek tek başına haklı olmamız için yeterli olacaktır zaten, yurdum toprağını ringa kırmızısına boyamanın anlamı yok.

 

South Park kökenli şahane bir red herring parodisi için: Chewbacca Defense (bu da videosu).

 

 

1. Non sequitur

 

Açıklama: Latince: ‘buradan bu sonuç çıkmaz’ (it does not follow). Varılan sonuçlara, sayılan öncüllerden ulaşılamama durumu.

Örnek:

 

Demopheles: Between ourselves, my dear fellow, I don’t care about the way you sometimes have of exhibiting your talent for philosophy; you make religion a subject for sarcastic remarks, and even for open ridicule. Every one thinks his religion sacred, and therefore you ought to respect it.

Philalethes: That is a non sequitur! I don’t see why, because other people are simpletons, I should have any regard for a pack of lies. I respect truth everywhere, and so I can’t respect what is opposed to it.

 

İrdeleme: Ve 1 numara. Açık ara farkla en sık rastlanılan ve tüm diğer formel mantık hatalarını kapsayan non sequitur. Doğurması istenilen sonucu doğurmayan öncüllerin durumunu tasvir etmek için kullanılıyor. Maalesef bu terimin, anlamını layıkıyla açıklayan Türkçe bir karşılığı yok. Ben de madem öyle, battı ringa yan gider diye, şu güne kadar denk geldiğim en şahane non sequitur’lardan birini ve ona verilmiş cevabı buraya alıntıladım (zaten gayet anlaşılır bir İngilizce’yle yazılmış). Bu, Arthur Schopenhauer’in din üzerine diyaloglarında konuşturduğu iki karakterin, Demopheles ve Philalethes’in, konuşmaya giriş cümleleri. Bu satırları ilk kez okuyalı yıllar oldu ve halen daha anlamlandıramadığım bir cazibesi var benim için, şu ana kadar sırf bu iki repliği onlarca kez okumuş olmalıyım.. Bu Philalethes’in, sahip olmak istediğim dünya görüşünü 2 cümlede özetlemiş olmasından dolayı mı, bu iki aydının kontrastlıkları neredeyse birebir eşlenebilecek görüşlerinin oluşturduğu diyalektiğin estetiğinden dolayı mı, yoksa basitçe İngilizce’nin zarif kullanımına güzel bir örnek teşkil etmesinden dolayı mı, bilemiyorum. Sebep ne olursa olsun, söz konusu non sequitur benim buradaki amaçlarım için çok uygundu ve, zaten terimin kendisinin Türkçe’si bile problemliyken, terimi içeren bu mükemmel satırları Türkçe’leştirmeden koymaya karar verdim. (Yazıyı bitirdikten sonra son rötuşları yaparken, Schopenhauer’in bir başka eseri olan ‘Haklı Olma Sanatı’na [Die Kunst, Recht zu behalten] denk geldim, tüm metnin linki de burası, hem Almanca, hem İngilizce. Üstad gerçekten de filozofların, tartışma esnasında uyulması gereken mantık kurallarının netleştirilmesine fazlasıyla vakit ayırdıklarını, daha büyük bir ustalık gerektiren diyalektik sanatını ise ihmal ettiklerini ve eserini bu stilin gelişmesine adadığını söylüyor. Bunun sebebinin de, zaten rasyonel oldukları varsayılan iki tartışmacının farklılıklarına değil hemfikir oldukları noktalara, kati mantıksal argümanlardan ziyade esnek ve karşısındakinin fikirlerini de doğru yöne çekebilecek diyalektik ile ulaşılabileceğini düşünmesi.. Bunun neden doğru olması gerektiği ilk bakışta açık değil bana ama, önemli de değil zaten, sadece tüm bunlar benim onun iki kahramının iki satırlık konuşmalarındaki anlamlandıramadığım cazibeyi yukarıdaki anlamlandırma çabalarımdan ikincisinin pekala doğru olabileceğini işaret ediyor ki, ilk göz ağrım olan ve senelerdir herhangi bir eserini okumadığım üstad Schopenhauer’la hala aynı telden çalıyor olduğum fikri beni bu notu yazmaya zorunlu kıldı.)

 

Örnekte açılışı yapan Demopheles, kişilerin inançlarına saygılı olmamız gerektiğini, çünkü inancın insanlar için önemli olduğunu savunuyor. Belli ki zamanının ruhundan nasibini almış bir insan olan Philalethes’de bunun saçma olduğunu, kimsenin kendisinden ‘bir avuç yalan’ karşısında sessiz kalmayı talep edemeyeceğini söyleyerek karşı çıkıyor. Gerçekten de bu günümüzde kaybettiğimiz bir perspektif: doğru olanı, başka bir şeyin değil, doğru olanın hatrı için dillendirmek. Karşımızdakinin kalbini kırar mıyız, üzer miyiz diye düşünmeden, gerçek bir yetişkin gibi objektif gerçekleri duymalarını sağlamak. Bu en az birkaç milenyumdur unuttuğumuz bir yetenek ve beni sadece, ilerde bir ihtimal tekrar gelebilecek öylesi zamanların, temel mantık kurallarını özetleyen yazıları anlamsız ve gereksiz kılacak olması ihtimali, böyle yazılar yazmaya teşvik ediyor.

have you met Pat Condell? well you should. he’s an atheist. and not only that, he’s an anti-theist. that is, he is not just passively denouncing any and all religions, he is actively opposed to certain kinds of it. especially to the kinds he sees as antidotes to freedom of speech and individual rights. here is a typical one of his tirades, as a special christmas treat:

 

now i, too, am an atheist, but i don’t see myself as an anti-theist, not because i disagree with their way of thinking, religion really is the untouchable demon at the heart of our civilization and we should question and criticize its tenets just like we question and criticize everything else, but rather because i have deep reservations about the power of individuals and well, just plain lazy to be an activist of any cause (these two can well be reinforcing each other). yeah i guess it pretty much boils down to these two. so if religion is the topic of discussion in a water cooler conversation, i won’t go all christopher hitchens on you all of a sudden, but, if pressed harder, will tell you my genuinely held belief that, in all likelihood, your cherished personal god lacks the ontological capability to exist (so that i would have head start to flee till you could get your head around to what the hell i’m talking about). so, all in all, i would like to think that i’m a fairly tolerant guy in matters of faith, i suspect many of my friends don’t even know that i lack religious persuasion.

but whenever i feel i (we) should nonetheless, for better or worse, go easy on religions because they mean so much to so many, i inject my cerebral cortex a minimal dose of pat condell and aaahh, via him, reality and true nature of religion rears its ugly head again, dismissing any remaining cognitive dissonance on my part, reinforcing my conviction that we should never stop rigorously and unapologetically calling a spade a spade and let the believers know that it’s simply unacceptable for the rest of us to tolerate their particular denomination’s toxic side effects (that is, if there are any). that way hopefully, if enough voices are raised, one day this whole dispute, which is simply a difference of opinions between believers and non-believers, won’t seem so ghastly and arrogant and strident to so many people. i guess that’s the ‘definition’ of dogma: you can’t break it, you can only hope to bend it. not just the dogma of belief, but also the dogma of speaking about it, however mildly. it’s a shame that our complacent multicultural political correctness has brought us to a point where you cannot even begin to criticize people’s religion without getting called names or accused of disrespect, or better yet getting killed. that has got to change, regardless of whether religions are here to stay or not (especially if they are here to stay). and condell and his ilk are our best hope for that to happen.. peace.. (as he ends all his videos. and check his website out too.)

Over at Boston.com, there is a section called The Big Picture, which, as the name suggests, features on a regular basis, really big and high resolution pictures of  various topics, each topic containing a dozen or two pictures, to give exquisite details to the subject matter.  To give you a taste of what they are all about, some of their former contents were: Green Sahara, The International Space Station turns 10, Peering into the micro world (highly recommended), Enceladus up close, The SunHurricanes as seen from orbit, Preparing to rescue Hubble and many more. Although my choices were largely of spatial nature, other categories range from sports to politics to pretty much anything. There are even recent scenes from North Korea.

And now, for the grand finale to celebrate the end of 2008 they put 25 Big Pictures of the Cosmos taken by the Hubble Space Telescope, in all their glory, to form an advent calender. Simply breathtaking images. You can (and should) check them out here.

contactin the 1997 movie Contact (warning: spoilers are afoot and aplenty), adapted from Carl Sagan’s classic novel of the same name, the astronomer character played by Jodie Foster, by quite an accident stumbles upon weak and scrambled radio waves from outer space, which turn out to be a sequence of prime numbers (canonically presumed as the aliens’ way of communicating with us, because there’s no known natural phenomenon that can generate a long enough sequence of prime numbers and mathematics being the universal language of nature and all that. and you were wondering what good would ever come from high school algebra?) and which, in turn, turns out to be coded instructions from an intelligent species about a machine that makes it possible to travel in space and time really qucikly, without having to oblige all those tedious technicalities regarding our current understanding of the nature of them. after building a second one of these monstrous machines, following the destruction of the first one by a religious wingnut, she is finally, after years of agony caused by the ponderings and uninformed speculations of the existence of potential extraterrestrial races that every thinking person, let alone every astronomer, up until this discovery had to deal with, about to embark on a hypergalactic journey to meet the buggers. prior to her departure, a journalist (i think) asks her a provocative question, which is, what would her one question to the aliens be. Her rather confident response was along the lines of ‘I would ask them how they managed not to destroy themselves in the wake of their civilization’.

hmmm.. when i first heard this, i thought to myself ‘well, that can’t be right’. Of all the possible things you can inquire, this is what you come up with? I mean think about it. when you finally get to meet these aliens, who are by definition millions of years ahead of us in their evolutionary paths, you will be within arm’s reach of being privy to the single most important discovery any human has ever achieved or dreamed to achieve. they will provide an answer to virtually anything. you could ask them about cold fusion, what happened right after or before the big bang, maybe the Theory of Everything, the molecular make up of their hereditary material, whether the guiding force of their evolution is the differential survival of replicators of sorts too, even the meaning of life as they know it, is there a god or gods, and what of consciousness, the subjective nature of experiences, or a complete list of spacefaring races in the galaxy, the proof, or lack thereof, of riemann hypothesis, or whatever hitherto unsolved mathematical riddle tickles your fancy, how Lost will end, you name it.. and you ask them about sociology?? how lame is that? remember, she is allowed to ask only one question (i’m not exactly sure why, perhaps being a jerk is an intrinsic aspect of intelligence) so you have got to be picky about it, right? apparently not.

not to mention the unpleasant fact that their response to this parochial question would be of little, if any, practical interest to our current international state of affairs (whose governers, by the way, presumably collectively come up with a politically correct question that shall be deemed as ‘the offical question’ of us earthlings that would not ‘offend’ or ‘demean’ our potential overlords. the ultimate ‘Who Speaks for Earth?’ scenario, see Sagan video below. oh how i truely hate politics!). i don’t think anything short of an explicitly aggresive form of life would be sufficient for us to get our act together and start behaving like an intelligent and unified race (and talk about a lousy and ironic motive!), so why waste our one question on this? Also, it’s not like what they have to stay about this matter is going to be something that would forever shift our world view, something that would be perceived as a deep philosophical insight, something we were yet to think about. it’s not that, as of now, we lack the moral wisdom about how to live in harmony, we are just very bad at executing them. no, their answer would probably be something more down to earth (or whatever passes for earth over there) like “nine tenths of our civilization and vast majority of our habitable lands were obliterated in a single nuclear war, so the rest of us decided to get along well from then on”. now, what to do with this knowledge? nothing. doesn’t quite have that zing to it, you see..

ok, so i am worried about our one question as human beings going to waste. understandable.

sagan_planets1but then i enter Carl Sagan. turns out, he’s the champion of the humanist action and known world wide for his rational and scientific skepticism, which is rather odd, if you think about it, for someone to actually fight for preserving and promoting these, as far as i’m concerned, pretty straightforward and indisputable notions, that should be the normative mindset of any human. then again, i think polygamy is a good idea, so what do i know about social values, right? right. And also, i find out, he wrote his book at a rather morbid time for human race, a time when, due to the intrinsic passive aggresive nature of cold war, nuclear proliferation was peaking to dangerous heights and all humanity and therefore the subsequent fate of the planet earth was held hostage in a self-perpetuating arms race between a few super powers. That gives me pause, about our ‘one’ question and the author’s motives behind it. I then watch his 13-part series, Cosmos, which has remained and probably will remain the pinnacle of all tv science productions, and i see that his apology for the absurdity of this whole nuclear endeavour is one of the predominant messages in it too. that makes it crystal clear as to why Sagan was so perplexed about the future welfare of our juvenile species and directly pertinent to it, the welfare of our planet. 

no scientist was ever (nor should ever be) oblivious to his cultural context and sagan was no exception. he (and his ilk) realized, quite rightly, the mind-numbingly obvious fact that nuclear arsenals of nations were a ticking bomb for the earth at large and that this should be addressed immediately. likewise today, dawkins (and his ilk) realize, quite rightly, the mind-numbingly obvious (that is, after you think about it long enough that your mind numbs) fact that, not only there is no reason to think that there is any sort of god, one with an interest in human actions or otherwise, but also that a lot of evil follows from religions and their adherers, and that this should be addressed immediately. it’s only natural for an intellect of a certain age should find an aspect of his cultural background to be more worthy of pointing out than other aspects.

brunothat’s why, say, Giordano Bruno couldn’t care less about anything less than reclaiming the objective truths, insofar as he could discern them, traditionally monopolized and distorted by the church, and hence was burned at the stake, for committing heresy, by the inquisition. today we take for granted the pioneering achievements of these brave individuals and seldom realize that these were hard won triumphs against people who had deeply vested interests in whatever it is that granted them the power of authority. they have managed to shift the emphasis on Truth, with a capital t, profoundly. thanks to them we face a less steep hill and public figures of our time get to choose their more specific line of defence, which should by no means necessarily be religious, like Sagan. they all wage their battles in accordance with their zeitgeist. and some of us, like yours truly, get to enjoy a fightless existence, moulded with self-inflicted complacency. 

palebluedot

"consider again that pale blue dot. that's here. that's home. that's us."

Sagan knew where his responsibilities lied as a scientist, as a conveyer of rational ideas, and as a public figure whose presence resonated well in political realm. he knew what we needed to hear and how he could make us listen to what he had to say. i still, even having never been personally affected by a pressingly real possibility of a nuclear exchange, shiver at the sheer force of his words, rhetorical devices he so aptly deployed (“a world war two, every second, for the length of a lazy afternoon” and the camera shifts to the products of millions of lazy afternoons, reminding us the unattainable duration of the geological time, during most of which we humans, we bipedal east african apes of mammalian persuasion, did not even get so much as a passing role). And who has remained unaffected by his immortal image of the pale blue dot, or the opening and the concluding remarks of Cosmos, “ancient and vast from which we spring”? 

anyhow, i guess this is just a lengthy preamble to saying, in retrospect, i’m now much more sympathetic to sagan and his priorities. i still do not think jodie (a fellow atheist, btw) should ask what she says she would ask, but now i see where she and sagan are coming from. and i also kinda feel vindicated when wikipedia tells me that the book contained far more allusions to nuclear expansion than the movie does, and that these were cut off significantly because of the fall of the soviet union and the nullifying of an immediate threat of nucler catastrophe.

so sagan eventually made his point, posthumously or otherwise. and by making his novel’s protagonist ask the advanced aliens what i take to be a parochial question, a question that would be of little interest to people of some other era, he taught me a valuable, some would say the ultimate lesson. in an ontology where all reality is reducible to fermions and their interactions with bosons, as opposed to inducible to meandering caprice of angels and gods, where the highest demonstrable intentional agent at work regarding our affairs is the definitionally fallible human mind, where all the meaning in the cosmos has to be derived and interpreted from within and bottom up, rather than imposed and fixed from without and top down, it’s ok to be parochial and somewhat self-conscious, to pay considerable attention to your and your fellow beings’ immediate problems, to carpe the bloody diem, c’est la vie the random acts of misfortune, so on and so forth.. because this life is all there is to it, you might as well make the most of it. sounds trivial enough, to the point of being banal, but just think how many lives were deluded and ruined, how many conflicts painfully settled, how much net happiness lost, because of the simple act of missing this banal point.

and these worldly realizations feel all the more ironic and spooky once you remember that this is the guy that presumably had the widest perspective of all, who said things like:

The cosmos is all that is, or ever was, or ever will be …

but there is no irony. his case wasn’t of a nihilistic nature, but of a conciliatory and celebratory one. his whole public and scientific pursuit was simply the logical conclusion of his humanism and love of nature, which in turn were the logical conclusions of our materialistic, indifferent and purposeless cosmos which we happen to find ourselves in. his very next words were:

… Our contemplations of the cosmos stir us. There’s a tingling in the spine, a catch in the voice, a faint sensation, as if a distant memory, of falling from a great height. We know we are approaching the grandest of mysteries.

there is a tingling in the spine, and there is a catch in the voice when contemplating the grandeur and intricacy of it all and anything less than a proper appreciation of this grandest of mysteries is a betrayal, a blasphemy to what is real and to what matters. ultimate cosmic impiety, if you will..

cmb_timeline150-crop-w1200

"It has the sound of epic myth, but it is simply a description of the evolution of the cosmos as revealed by science in our time. And we, we who embody the local eyes and ears and thoughts and feelings of the cosmos, we have begun, at last, to wonder about our origins -- star stuff contemplating the stars, organized collections of ten billion billion billion atoms, contemplating the evolution of matter, tracing that long path by which it arrived at consciousness here on the planet earth, and perhaps throughout the cosmos. Our loyalties are to the species and to the planet. We speak for earth. Our obligation to survive and flourish is owed not just to ourselves but also to that cosmos ancient and vast from which we spring!"

so if it is the case that, what’s going to happen to you after you die will not, in any interesting sense of the word, be anything different than what’s going to happen to your refrigerator when it dies, the Saganian message to this unsettling fact is not to let it all go, it is to let it all be. cold comfort as it may be to certain sorts of minds, but as H. G. Wells put it in a totally different context: “Well, the world is a world, and not a charitable institution, and I take it they will have to go.” modern evolutionary selection pressures, as put forward by our sciences, requires one to deal with this, whether one likes it or not. one may as well revel in the comprehension that, there may not have been anything or anyone to comprehend to begin with..