October 2008


 

Oh, threats of hell and hopes of paradise!
One thing at least is certain — this life flies;
One thing is certain, and the rest is lies;
The flower that once has blown forever dies. 

Omar Khayyam (1048-1131), Rubaiyat

 

 

Oh, the lures of faith, like the shelter of day from the unfolding night,
Have beguiled even the very best of our humble kind.
But even the most alluring of these can be outvied
By a parsimoniously inductive, non-parochial mind.

The beauty of a flower, the elegance of its leaves
The way it drifts to oblivion in the gentlest breeze
Rejoicing in the finite, for finite is just what this is,
Duly portrayed by a mathematician’s rigour and a poet’s lyrics.

A man of reason, is a man of reason, is a man of reason.
May the facts about those delusions still lie far away in the horizon,
He will unearth the truth, shatter the walls of his idiosyncratic prison.
For the man of reason, unlike the man of unreason, is a suspicious denizen.

A millenium on, the lies persist, the liars dictate the law,
Flowers faded, many excrements shone since thou,
But, oh Khayyam, dear soul, a rare treat this world ever saw
The flowers that you aptly sow, shall, in fact, never cease to blow.

Advertisements

merhaba okur,

bu yazı, kardeş bloglarımızdan olan biyolokum.com’un imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü Düygü kişisinin kaleme aldığı ‘aha bu’ yazıdaki “Rüya çok garip bir şey değil mi sizce de.” retorik sorusuyla (zira bakın, şair sorunun sonuna nokta koymuş) dallanan girizgah üzerinden incelenen fikirleri ciddiye alıp, yine aynı yazının altındaki yorumlar kısmına “evet lan di mi?” temalı kısa bir yorum bırakmaya niyetlenmemle tomurcuklandı. gerçekten de konuyla ilgili bir link ve kısa bir açıklama yazıp terkeyleyecektim mevzubahis siteyi gecenin zaten fazlasıyla kör vaktinde, ama zihnim fazla mesaiyle kalmak konusunda beni ikna etmeyi başardı ve aslında (bir yazıdan ziyade yorum olarak kurgulanmış olmasından mütevellit olsa gerek) kısa ve yazıldığı mecraya binaen bağlam-spesifik olması amaçlanmış az sonra okuyacağınız yazı, yapım aşamasında uğradığı bir makromutasyon neticesinde öngörülemeyen bir şekilde usulca filizlendi, zincirlerini kırıp kallavi bir spekülasyonlar silsilesi haline geldi ve yarma sıfatıyla özleştiregeldiğimiz çam kişisi ebatlarına ulaştı. fakat bu yazı bir yorum için fazla mı uzundu sanki hmm? belki başka amaçlar uğruna yeniden şekillendirilebilirdi? (bkz: epigenesis. böyle de nabza göre bakınız verebilen bir insanım) belki bir, blog yazısı?

ve sonra, (derin nefeees) içinde bulunduğu tarih itibariyle taze blog açmış ve açtığı bu taze bloga kah yazacak konu bulamayan, kah bulduğu konuları beğenmeyen, kah beğendiği konuları (kah) unutan (kah) halk arasında “uzun yazmassa kurdeşenler dökecek, ateşler içinde yataklara düşüp kıvrım kıvrım kıvranacak hastalığı” olarak bilinen saykotik sendromdan ziyadesiyle muzdarip olması hasebiyle, ilham perisi kaçmış ve anlaşılan basketbolla hayatının hiçbir döneminde bilfiil ilgilenmemiş holivud klişesi roman yazarının çöp tenekesinin yakın çevresi misali, başlanıp, beğenilmediği/tıkanıldığı/farklı ilgi alanları bulunduğu/yazarın beyni basmadığı için yaradılışını takip eden cüzi zaman dilimleri içersinde seri “save as” darbeleriyle hard disk’inin derinliklerine yollanmış eşek yüküyle kullanılmamış ve muhtemelen asla da kullanılamayacak kısa fikir kırıntısı sahibi olan bir kişi olduğumun ve bu yazdığım yazının gayet de tüm o ‘kah’ standartlarını sağladığının farkına vardım ve düygü kişisinin de telkinleri doğrultusunda “e ben bunu kullanırım o zaman kendi mekanımda ki” dedim ve evet bunu gerçekten de yaptım. (ve bırakk! bu cümleyi (hem de tek seferde) bağlayabildim lan galiba? uzun yazılar yazmaya olan meyilim ile uzun cümleler kurmaya olan meyilim arasındaki eksklusif psikolojik korelasyonu bulmayı okuyucuya ödev olarak bırakıyorum.) aşağıda az sonra dikkatinize sunulacak yazının öyküsü budur.

yeri gelmişken, tanıştırmak lazım. Mevzubahis Duygu kişisi bir biyolok. Hatta yazımız baskıya girmek üzereyken aldığımız bir son dakika tüyosuna göre, muhabirimizin ‘tam olarak olayınız nedir kuzum?’ sorusuna verdiği cevap şuymuş kendisinin: “Genel hatları ile dirsek eklemi nasıl gelişiyor embriyoda, eğer eklemi çıkarırsak rejenere oluyor mu? Budur :) (Regenerative biology ve Developmental Biology ortaya bi karışık).” Gerçekten. Hayat bilimiyle uğraşarak para kazanıyor yahu daha ne olsun, müthiş değil mi? Herkes merhaba desin bakalım kendisine. Merhabaaa .. (Bu son iki cümleyle aslında “duygu hariç tüm okurlar birbirini tanıyor, tüm arkadaş çevrem çılgına döndü blog açmam dolayısıyla, gece gözlerine uyku girmiyor favori blogger’ımız bir yazı yazsa da okusak diye, öyle bir fenomen oldum sinan çetin oldum, o bakımdan bu yoğun kalabalığın arasına karışırken kendisini yalnız hissetmesin zavallı” subliminal mesajını vermeye amaçlamıyor değilim sen okuyucuya, amaçlıyorum. Tabi bunları itiraf etmemem gerekiyodu sanırım, james randi’de beni kahretsin!) Kendisi biyolok olduğu kadar, beni Evrimi Anlamak procesiyle muhattap etmesi hasebiyle (bakın, bu şekil olumlu mu olumsuz mu olduğu belli olmayan müphem kalıplarla anlatım bozukluğu da yapabilirim istesem, ama yapmıyorum, sırf sen okura saygımdan ötürü, yoksa ben cümleleri falan düşürmez pek) aynı zamanda patron kişisi de. Diğer bir deyişle, parçası olmaktan gurur duyduğum, adı içeriğini açıklamaya gerek bırakmayacak kadar net olan ve Misak-ı Milli sınırları içersinde uzun süredir denk geldiğim bu en güzel ve anlamlı projeye beni de dahil etme nezaketini gösterip, sonrasında ise bu amatör takım ruhuyla dolu çalışma azmimin farkına varıp yeteneklerimden hunharca faydalanmak için adeta bir ara taşı gibi beni kah tercüme gruplarına kah kontrol gruplarına süren, dibini benim oluşturduğum emir komuta zincirinin en tepesinde konuşlanmış şahıs, bir nevi kraliçe arı, bildiğin alfa kadını. önemli bir figür yani, tek bir barnak hareketiyle evrimin yönü değişir alimallah, o derece. fakat, tüm bunlara rağmen kendisinden bahsetme sebebim daha farklı, zira blog’una yorum yazdığım herkesi buradan afişe edip detaylandıracak olsaydım işimiz olurdu. Hayır, düygü kişisinden bilhassa bahsediyorum çünkü vakti zamanında kendisi, “şöyle bi sitemiz var, sen de gelip yazsana” şeklindeki, aslında muhtemelen şimdi onun çoktan unutmuş olduğu, hatta yarı-kerhen bile edilmiş olabilecek, benim içinse oldukça anlam ifade eden teklifiyle bana, internette bir blog sahibi olmanın sadece, kurdukları elit bir komünde, biz normal insanlardan izole bir şekilde yaşayan ölümsüz yarı-tanrıların sahip olduğu bir ayrıcalık olmadığını, benim gibi söyleyeceği şeylerin arz ettiği önemin çapraz kurdaki değeri, dolar karşısındaki yen’in değerinden hallice olan birinin bile pekala kendi yağıyla kavrulabilen bir blogu (teklifteki gibi özerk veya buradaki gibi bağımsız) idame edebileceğini farkettirmiş ve yazmanın da bir seçenek olduğu karpuz kabuğunu bu eşeğin aklına düşürmüştür. kendisine bu bakımdan minnettarım. ve ben ona borcumu nasıl ödüyorum? sitesine pro bono yazdığım yorumu kendi çıkarlarım için burada tekrar yayınlayarak. bravo bana. Bari linkini tekrar vereyim de vicdanım rahatlasın: http://www.biyolokum.com/  İnceleyesin okur.

Yazıya dönersek, orijinalini neredeyse hiç bozmadan buraya copy-paste ediyorum, zira orasını burasını beğenmeyip uçlardan kırpmaya bir başlarsam, canım yazıyı sıfırdan yeniden yazmamı gerektirecek kadar kuşa çevireceğimi bilecek kadar kendimi tanıyorum. Ama müsterih olunuz, yazıda başlıklar halinde değinilmiş konuların (Susan Blackmore, Ricard Dawkins, Dan Dennett, bilinç, evrim (genetik olsun memetik olsun), rüyalar, lucid dreaming, dinler) tamamına ve daha fazlasına ilerleyen günler içinde sırayla uzun uzun değinmeye çalışacağımdır kısmetse.

açıklamalar bu kadar, hazırsanız, afiyet olsun.

ömrü hayatımdaki ilk ve tek lucid dreaming deneyimini, bilinç konusunda kafayı sıyırma noktasına geldiğim buhranlı dönemlerde, aşağıdaki linkteki makaleyi okuduktan sonra yaşamıştım (bahsedilen ikinci yöntemle)., kısa sürede sonuç vermişti, tecrübe etmemiş olanlar için faydalı olabilir.

http://www.susanblackmore.co.uk/Articles/si91ld.html

Kimse sormadı ama bu konuda benim de söyleyeceklerim var, oh bebek var. Aslında işin ilginci ben kendimi bildim bileli rüyada olduğunun ayrımına varabilen bi insanım, örneğin fizik kurallarına aykırı bi senaryo yaşanırsa rüyalarımda, veya ne biliyim barda bi kızın yanına gayet cool bi şekilde yaklaşıp akıcı cümleler kurmak suuretiyle gönül yaylarını gevşetebilirsem, anlıyorum ki bir şeyler yanlış, uyanık değilim. Bu ezelden beri böyleydi. Hatta bundan daha incelikli, gerçek hayatta yaşasam bile kıllanmayabileceğim durumlarda bile çakozlayabiliyorum kimi zaman rüyada olduğum gerçeğini. Çakozlayamadıklarım da oluyor bittabi ama rasyonel kişiliğimi çoğunlukla muhafaza edebiliyorum.

Fakat sorun şu ki, bu farkedişlerin devamında olaylar “aha evet rüyadayım, du bakalım neler yapabilirim” vs. den ziyade, “evet mantıksız bi şey bu. olabilir, demek rüyadayım. evet bu da saçma. olsun.” şeklinde cereyan ediyor. (işte deneyimlediğim tek lucid dreaming tecrübesinde de kendimi, böylesi bir mantıksızlığı farkediş sonrasında, rüyada olduğuma bilfiil ite kaka kabul ettirerek yaşamıştım, yazıdaki yöntemle). misal defalarca “acaba şu an saat kaç, uyanmama ne kadar kaldı?” diye düşündüğümü hatırlarım rüyalarımda.. bi keresinde de kendimi formula 1 (ya da 2, 3, bilemem. aslında nascar türü bi şeydi sanırım) şöferi olarak gördüğüm bi rüyada, kendimi aracı daha hızlı sürmeye “ulan zaten rüyadasın, çarparsan bi yerlere anında uyanırsın, bas gaza baaas” demek suretiyle teşvik ettiğimi hatırlıyorum ki, tehey lan, şimdi böyle yazınca hakkaten klinik bi vaka gibi hissettim kendimi..

ve bunların hiçbiri lucid dreaming şeklinde tezahür etmiyor dediğim gibi, çünkü yaşadığım tek lucid dreaming deneyimi bambaşka bi şeydi, çok daha renkli ve gerçek hayat simulasyonu gibiydi, etrafımdaki nesneleri manipüle edebiliyordum, rüyamın gitmesini istediğim yönünü, almasını istediğim şekli seçebiliyordum vs.. sıradan rüyalarda ise her şeyden önce bi hakimiyet durumu yok, olaylar kendisi akıyor benim kontrolümden bağımsız olarak. şimdi formula örneğiyle bu çelişiyo gibi duruyor (“hem hakimiyetim yok diyosun rüyanın içeriği üzerinde, hem gaza basmaya ikna ettim kendimi diyosun?”) ama gerçekten çelişmiyor. normal rüyalarda, sanki böyle, küçük çaplı bir prodüksüyonda, merkezi karargah tarafından bana biçilmiş olan “rüyada olduğunun farkına varan, fakat senaryodan şaşmayan, şaşamayan adam” rolünü oynarken, lucid dreaming deneyiminde adeta bir türkan şoray gibi rejisörü kafalayıp “evet gençler film çekiyomuşuz? şurayı şöyle yapalım, burası böyle olsun, berisi de daha bi öteki gibi olsun” şeklindeki olaya direk katılan adam rolüne soyunuyorum (evet hem türkan şoray’ım hem soyunuyorum. rüya benim kardeşim!). yani sanki, bana öyle geliyor ki, imho, nacizane fikrim o ki, vallahi çok iddialı değilim ki, (ki hakkaten kendimi zihinsel konularda fikir yürütürken, hayatında gördüğü en teknolocik alet tatar yayı olan afrikalının, köyüne inen helikopteri anlamlandırmaya çalışırkenki ruh hali içindeymiş gibi hissediyorum. beyin dediğin gigantik bi kompüter. senin öyle hissetmemen veya sırlarına vakıf olamaman, konunun çok zorlayıcı gelmesi bu gerçeği değiştirmiyor. ve her kompüter gibi onunda donanımı hakkında fikir sahibi olmadan yazılımının (deneyimlerin) yanıltıcı doğasına güvenmek istemiyorum, ama öte yandan ‘benim deneyimim ulan, kim ne karışır’ demek istiyorum. ama tabii ki demiyorum bilimsel yönteme gönül vermiş bir zat olarak ve şık bir ara pasıyla topu evrimci psikologlara ve bilişsel bilimcilere atıyorum. parantez kapanacak. kapan.) benim gurban olduğum beynimin, sıradan bir rüya esnsasında da mantıksal işlevlerini yöneten bölümü mesaisini (kısmen diyelim) sürdüyor ama böyle bir boşvermişlik, bir vurdumduymazlık, bir adamsendecilik, bir bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılık tadında, etliye sütlüye karışmıyor, durum tespiti yapıp yoluna devam ediyor, nasıl olsa biliyor ki maksimum birkaç saat sonra bitecek bu komedya. sonuç ise, zatalimin zihinsel melekelerinin sürmenajı oluyor. bazen tüm bunların, ‘uyuyan ben‘in, ‘uyanık ben’e olan bir komplesi olduğundan şüphelenmiyor değilim, daha fazla runtime hakkı için. du bakalım.

Genel olarak ‘rüya’ mefhumu hakkında da bir şeyler söylemek gerekirse, efenim rüyaların ortaya çıkış sebeplerinin bir ‘adaptasyon’dan ziyade bir ‘by-product’ olabileceğini düşünüyorum (düşünüyorum = araştırmışlığım, okumuş etmişliğim yok fazla ama acuk bilinçle haşır neşir olmuşluğum var, evrimin nasıl çalıştığını da anlamış olduğumu düşünmek istiyorum. Bu ikisini aynı tavada kısık ateşte pişirince de makul, makul olduğu kadar da küstah bir fikir geldi aklıma). Yani diğer bir deyişle, rüyalara bir işlev atfetmekten ziyade, evrimsel süreçte avantaj getirdiği için doğal seçilim tarafından kayırılmış (‘favoured by’. evrimi anlamak procesine kasarken şu kelimeyi nasıl tercüme edeceğimi bilemeyip duvar kenarında cenin pozisyonunda ağladığımı bilirim.) koca beyinlerimizin kompüteyşınıl kapasitelerinden doğan öngörülemeyen bir yan ürünü olabileceğinden kıllanıyorum.  Bambaşka bir deyişle, rüyaların bir görevi yoktur, görevi hayatta kalmak olan insanoğlunun kocaman bir beyni ve küratörü ‘kör saatçi’ (yani ilerde ortaya çıkacak hasarlardan mesuliyet kabul etmeyen, evirdiği organların yan etkilerini de hesaba katmayan) olan bu beynin sayısız ‘alt programı’ vardır. Rüyalar da bu türden bir ‘misfiring’ oluyor bu teori uyarınca. Ama tabi ‘yan ürüncü’ açıklamanın tamamı bu kadar olamaz, çünkü rüya görmenin hayatta kalmaya ve üremeye hiç bir adaptasyonsal değeri olmasaydı doğal seçilim tarafından na-kayırılması (vurun beni kurtulayım) gerekmez miydi? Örneğin gündelik faaliyetlerinde zihnini aktif bi şekilde kullanan fakat gece uyurken hibernasyon moduna geçen bir hominid atamız, geçmeyen atamıza kıyasla enerji tasarrufu yapıp evrim oyununda birkaç adım öne geçmesi gerekmez miydi? (Ki seçilimsel avantajın çok cüzi olduğu durumlarda bile, yeterince zaman tanınırsa, ortaya dramatik farklar çıkabileceğini biliyoruz. dolayısıyla uykusunda, rüya görmesi hasebiyle 500 kcal harcayan hominid ile 480 kcal harcayan hominid arasındaki evrimsel yarışı ikincisinin kazanmasını gönül rahatlığıyla beklemeliyiz) Buna verebileceğim (artık iyice spekülasyonun sınırlarını zorlayarak) üç cevap var:

Birincisi, evrimsel mevzularda sıkça karşımıza çıkan ve doğa ananın yaratıcılığını sınırlayan ‘contingency’ olayı. Yani gün içinde işlevsel olması beklenen bir zihnin, geceleri off tuşuna basıp güç tasarrufu yapmasının önünde kategorik bir engel olmuş olabilir. Hiçbir işlevi olmasa da, geceleri de benzer örüntülerle ateşlenmesi gerekiyor olabilir beyin hücrelerinin. Bu durumda da doğal seçilim tam zamanlı randıman veren bir beyni kayıracaktır. Ya bu açmazı kabul et ve tam zamanlı çalışan bi beynin olsun, ya da reddet kal olduğun yerde, diyecektir.

İkinci cevabım, ilk cevabın bir çeşitlemesi: Şu an uyurken sahip olduğumu zihinsel durumumuz, aslında, ilk hominid atalarımızın zihinsel durumuna kıyasla, ışığın kısılmış hali olabilir. Yani belki gerçekten de doğal seçilim, uyurken kullanılmayan bazı zihin modüllerini kapatarak, fakat (çeşitli sebeplerden dolayı) diğerlerini açık bırakmak zorunda kalıp, geceleri tasarruf sağlamış olabilir. Diğer bir deyişle şu an aslında rüya görürken, mümkün olan en optimum zihinsel faaliyet oranına sahip olabiliriz. Bir nevi ekran koruyucu yani: ama ekranı, ek bir program çalıştırarak değil, çalışan ama çalışmasa da olabilecek programları kısmen veya yekten kapatarak koruyor olabilir.

Üçüncü cevabım biraz ön açıklama gerektiriyor, sabreyleyin: efenim malumunuz, insan mahlukatı için genetik doğal seçilim büyük oranda durmuştur. artık evrime tabi değiliz, zira artık bireyler hayatta kalma ve üreme başarılarına göre seçilip/elenmiyorlar. bu hususta başarılı olanlar, başarılı olmalarını sağayan genlerini bir sonraki nesle aktaramıyorlar, ki bu evrimin tanımı: gen havuzlarındaki gen sıklıklarının değişimi. A geni B geninden üstünse (bu noktada bir biyolokun sitesinde olduğumu hatırlayıp, ceketimi ilikleyip, “aslında tabi tam doğru ifade etmek gerekirse ‘bir genin A aleli B alelinden üstünse’ demeliyim” diyorum), bir süre sonra ortalığı A geni domine edecektir, B geni ya yok olacaktır ya da azınlıkta kalacaktır. Eskiden doğal seçilimin acımasızca kol gezdiği dönemlerde, hayatta kalıp üreme konusunda size ufak da olsa bir avantaj sağlayan bir geniniz varsa, o gene sahip olmayan komşinizden daha fazla çocuk sahibi oluyor ve şansınız yaver giderse milyonlarca yıl sonunda oluşturduğunuz zürriyetiniz, komşinin oluşturduğu zürriyetten daha kalabalık oluyordu. hayatta kalmak ve üremek oyundaki en mühim iki değişkendi. günümüzde ise durum bariz bi şekilde böyle değil. korumaları olmasa hayatta kalmakta zorlanacak olan george bush gibi sünepeler dünyanın en kuvvetli adamı olabiliyor, stephen hawking gibi handikaplı insanlar el üstünde tutulabiliyor (iyi ki de tutuluyor), sevişirken prezervatif kullanmak, depremzedelere herhangi bir karşılık beklemeden (ve teorik olarak bile alma şansımız yokken) yardım etmek gibi tasarım amaçlarımıza 180 derece ters düşen faaliyetlerde bulunabiliyoruz. Sağlık sistemleri, sosyal duyarlılık projeleri, demokrasi, insan hakları beyannamesi gibi doğa anayı dehşete düşürecek onlarca kurumla artık (şükür ki) evrimsel imperatiflerimizin kelepçelerini (büyük oranda) kırmayı başarmış bulunmaktayız. (ki aslında bu ‘evrensel altruism’ insan doğasının en en ilginç sorunlarından birisi be yav, bi biyolok bulsak da yazıverse bu konuda bir şeyler, var mı tanıdığı olan? (ben paramı yine ‘by-product’çı teorilere yatırırım şimdiden söylüyorum)) Yolun bir noktasında, kademeli olarak, GENETİK doğal seçilim, önemli oranda, insan için bir varoluş kriteri olmaktan çıkmış. Tüm gezegenin kaderini kökten değiştiren bu anı biz, “Doğal Seçilimden Kurtuluş Anı”nın kısaltılmışı olan “DSKA” olarak adlandıralım mı? Haydi yapalım bi çılgınlık! (Aslında bu noktanın bir “an”dan ziyade bir süreç olduğunu düşünmemek bir sebep yok ama insan zihniyle ilgili tüm evrimsel gelişmeler, nominal evrim standartlarına kıyasla o kadar şaşırtıcı bir hızda vuku bulmuş ki, insanın bu bahsettiğimiz kelepçelerden çok çok kısa bir zaman diliminde kurtulmuş olması çok akla yatkın.) DSKA’nın en önemli özelliği, bu tarihten sonra genetik yapınızın size sağladığı avantaj/dezavantajlardan, bu tarihten önce faydalandığınız/zarar gördüğünüz kadar faydalanıp/zarar görmüyor olmanız. Bu tabi muğlak bir ayrım ama şöyle düşünülebilir. DSKA’dan önce, eğer vücut kılları ortalama 5 cm olan bir erkekseniz, aynı ortalaması 4 cm olan bir erkeğe kıyasla soğuk zamanları (sıcak zamanların getirdiği dezavantajlar sabit kabul edilirse) daha rahat atlatmanız ve böylece doğal seçilimin desteğini görmeniz beklenir. Fakat DSKA’dan sonra böyle bir avantajınız kalmayacakır, çünkü ikinizde en yakındaki bizonu öldürüp, derisini yüzüp onu soğuktan korunmak üzere giymek için kullanabilecek zihinsel erişkinliğe sahip olacaksınız. Böylece vahşi doğada çok fark yaratacak olan 1 cm daha uzun vücut kılı, bu şartlar altında hiçbir avantaj getirmeyecektir. Hatta uzun kıl sahibi olmak külfetli bile olacaktır. (Tabi tam teşekküllü bir DSKA dünyası için bahsettiğimiz sosyal düzenlerin layıkıyla oturmuş olması gerekir. Ama, dediğim gibi, doğal seçilimden kesin bir kurtuluştan ziyade, görece bir rahatlama bile yeterli benim amaçlarım için.)

Konumuz olan hominid rüyalarına dönersek, insan beyninin rüya görecek kadar geliştiği zamanların, genetik doğal seçilimin durduğu veya yavaşladığı bu DSKA dönemine denk gelmiş olabileceğini düşünüyorum. Eğer bu doğruysa, doğal seçilim, rüyalarımızı elimine edecek veya yoğunluklarını azaltacak fırsatı olmamış olabilir. Zira uyuyan atalarımız arasında kilo kalori tasarrufuna göre yapılacak bir genetik seçilimin en önemli kıstası, o ekstra kalorileri öncelikli olarak hayatta kalıp, nihai hedef olarak da üremeye giden yolda daha efektif olarak kullanılabilecekleri özkaynaklara aktarıp aktaramamlarıdır. ama eğer sizin ve çevrenizdekilerin mental yapıları artık, tam da icat ettiğiniz bu muhteşem organ ve onun kurumları sayesinde (buradaki ironiyi görmek lazım) doğal seçilimin süzgecinden geçmiyorsa, yapabileceğiniz fazla bir şey yok, her türlü yan ürüne razı olmalısınız demektir. Üçüncü cevabım da budur, by-product tezime istinaden.

Çeşitliliği kutlamak adına, rüyaların bir işlevi olduğunu savunan ve zamanında oldukça çekici bulduğum, şimdiyse saydığım sebeplerden dolayı bulmadığım bir teori örneğin şu:

http://www.hgi.org.uk//archive/dreamtoforget.htm

Örneğin benzer bir yan ürüncü bakış açısı, primitif dinlerin ortaya çıkışı konusunda da bana mantıklı geliyor. Ama bu konunun sosyal değişkenleri çok daha karmaşık olduğu için ampirik veri olmadan oturduğum yerden dünyayı bi noktaya kadar kurtarabiliyorum malesef.. örneğin belli bir zümreye ait olmak gerçekten hayatta kalmanıza yardımcı olabilir, yani dinlerin adaptif bir yanı olabilir. ama bana daha olası gelen, insan zihninin sahip olduğu, hayatta kalmasına acaip faydalı olan bazı özelliklerin (örneğin karmaşık sosyal yapıların gerektirdiği zihinsel kıvraklığa sahip olma. benzer şekilde, alet yapma ve olaylara ve nesnelere ‘intentional’ (amaçlı?) bakabilme.) basit batıl inançlara yol açmış olabilir. Misal, tüm hayatını, çevresindeki ajanların (insanların, hayvanların, fırtınaların, depremlerin, güneş tutulmalarının) davranış prensiplerini tartıp, kendi davranışlarını ona göre belirlemeye alışmış, etrafından gördüğü ve çoğu zaman makul sonuçlar veren neden-sonuç ilişkisinin ilkerine vakıf olmuş bir ilk insan, açıklayamadığı doğa olaylarında bi süre sonra ilahi ellerin amaçlılığını görebilir. yağmur yağma düzeniyle kendi davranış düzenleri arasında korelasyon kurup, skinner’ın güvercinleri gibi, belli ritüellerin belli sonuçlar doğurduğuna ikna olabilir. kendi yarattığı metalarda da, amaçlılık prensibiyle düşündüğü için bu kadar başarılı olan (“oku nasıl yaparsam bizonu en rahat şekilde öldürürüm? mağaranın neresi soğuktan en iyi korur? evimi timsahların kol gezdiği, ama yine de hayatta kalmam için gerekli olan nehre ne kadar uzaklıkta inşa etmeliyim?”) yani sadece, etrafında “yapılmış” bir şey varsa mutlaka bir de “yapan” (ve ona eşlik eden bir niyet) bulunuyor olmasından hareketle ‘niyetli’ olarak düşünmesi, bir sürü zihinsel tuzağa davetiye çıkarabilir. en basitinden, yaptığı bir alete bakıp şöyle düşünebilir: “evet bu aleti ben yaptım. şu mızrağı kuzen ug yaptı. çorbayı da bizim hanım yaptı hmm nefis..” ve nihayetinde kritik bir zihinsel eşik aşıldığında, ilkel bir filozof ruhlu hominid atamızın çıkıp, dağlara taşlara ovalara nehirlere çiçeklere böceklere, tüm bunların karmaşıklığına ve hayat için elverişliliğine bakıp, aslında tamamen anlamsız ve cevap haketmeyen “peki ‘tüm bunları’ kim yaptı?” sorusunu sorması kaçınılmazdır. [bu fikri (ve bi ihtimal uzun cümleler kurma eğilimimi de) Douglas Adams’dan kotardığımı itiraf etmekte çekince görmüyorum, linki de bu.] zaten gerisi, dünya üzerindeki istisnasız her toplumda gördüğümüz üzere, çorap söküğü gibi gelmiştir, geliyordur, gelecektir. Dolayısıyla özetle, ilkel batıl inanç sistemlerinin, zihnin bu ‘amaçlı’ bakma potansiyelinin yan ürünü olabileceğini düşünüyorum. Adaptif bakış açısının zaafiyeti (bence), dünya üzerindeki irili ufaklı tüm topluların Tanrı Yanılgısı’na bulaşmış olmaları. Bu görüş doğru olsaydı, örneğin çok küçük ve dışa kapalı, dolayısıyla hizipçiliğe gerek olmayan toplumlarda böylesi inançlar görmemeyi bekleyebilirdik. (Tanrı Yanılgısı demişken, Dawkins’in dinler konusunda bu doğrultuda (yan ürüncü) düşündüğünü belirteyim. Kankası Dan Dennett ise “Breaking The Spell”de “meme” tabanlı daha adaptasyoncu bir skeç çizmiş dinlere dair.  Ama her ikisi de “bakın böyle olmuş olabilir diyorum, kesin böyledir demiyorum. zaten benim dikkat çekmek istediğim husus farklı.” noktasında birleşiyorlar.)

şu sıralar, okunacak kitaplar listemin tepelerine yakın bir yerde Steven Pinker’in ‘how the mind works’ü var. Hunharca sömürüp, sanal ortamlarda ziyadesiyle paylaşmaya niyetliyim. Ama benzeri kitapları okumuş olanlar veya ‘by-product’ tezimi destekleyecek açılımları olanların yorumlarını şimdiden okumaktan da keyif alacağımdır (bana katılmayan fikirleri zaten okumam prensip olarak).

ayrıca yeni bir blog açmış ve yazacak konu bulmakta zorlanan zatalimin buralarda eşeğin gözüne su kaçırmasının mantığı nedir, soruyorum? hem artık rakip sayılırız. tüm hakları saklıdır ha! güya sadece en tepedeki link’i verip, uykunun muğlak kollarına, farkında olduğum ama aslında tam da olamadığım rüyalara doğru yelken açacaktım. kısfmet.

think about it. think about what? think about the very act of thinking. how can thinking be? how could it occur? how is it generated? and where does it reside? in your brain? but your brain is nothing more than some carefully arranged collection of atoms. how can some carefully arranged collection of atoms produce thoughts? or rather, how can these collection of atoms be thoughts? is there any difference between the two? what kind of ontological justification can be given to the notion of thought, other than of course, it seems to exist so powerfully in each and every one of us. but other than that, how could such an unaccountable phenomenon coexist in our world, along with chairs, houses, bodies and, well, brains? a chasm of insurmountable nature seems to lurk right at the heart of the issue and the problem is only going to get worse as we dig deeper.

well, it could be said, thoughts are, after all, private. they are subjective. and since we are so used to the conundrums of human mentality, we could, tentatively, grant them some obscureness and instead try to deal with objective phenomenons and see where those will lead us regarding the subjectivity. a complete non-sequitur, but that’s life, who am i to complain.. alas it turns out, as has long been acknowledged, we are rendered none the wiser with this rather forced gambit. the infamous meeting of objective and subjective seems inevitable, if we are to account for human mentality. a rose, for instance, is just objective an item as the next one, but boy does it cause trouble to minds that are determined to grasp its genuine nature. a rose is red. so far so good. but what is red? the way we perceive a red’s redness is what we call red. but then the question becomes what is a red’s redness? does our perception play an epistemological role in this process? or in what sense does it correlate to any property a rose might have per se? in other words, is this alleged redness reside in us, or in the rose, or maybe in both of us? do we in any way alter this redness when we contemplate it or is there an essence for redness, ineffable and unalterable, independent of the observer’s mental machinery? in any case, let’s not digress, where does this redness reside? in our brains? well brains sure seem to be devoid of  anything even remotely resembling what might be called redness of red. brain is just a super-society of mindlessly interacting neurons. could redness somehow arise from this intense activity? no matter how far one stretches his credulity, there seems no obvious way that the notion of redness is even relevant to the inner workings of a brain. or is this not the correct way of looking at the whole experience? if so, what is the correct of way of looking, and why is the wrong way of looking seems so pervasive? will the answer to that question be gradually accumulated as our understanding of the physical nature increases, or will this duality between the subjective and the objective remain unbridged no matter how complete our data of objective gets? an important and fascinating question, if there ever was one, no matter what the answer turns out to be. surely there will come a time when the proposed answer to that question will be unambiguous and convincing. but in the mean time, we can proceed and ask, where does this tentative duality leave us with regard to our true inner nature? that is to say, to carry our inquiry to its logical conclusion, where does it leave us with regard to the “self”? where does it leave “you”?

who are you? have you ever asked yourself that question; who am i? surely you have. to whom did you address the question? how did you decide to whom to address the question to? And what answer did you come up with? your name? some distinguishing property of yours? but these are not “you,” these are what are ascribed to you, by your immediate surroundings. they are no more “you” than your car is “you”. who is the real you, the single, continuous, persisting, everlasting self that you wake up in the morning for, dedicate a whole life time to live up to its desires, base your body’s entire actions in accordance with its rationales? who is that? who is this person that is reading this sentence? who is it that is trying to understand what the hell am i talking about? surely you exist, don’t you? but in what form? and where do you reside? in your body? but i bet you don’t feel like a body, you feel like you are over and above it and own your body. which sounds more compelling, “I’m my body” or “I owe this body”? surely you, the real you, is not, in any realistic sense, your body. Well, maybe then you are your neuorons? after all, that’s where all the mental activity seems to be generated. And since you (whoever you are) seem to be strongly correlated with your brain’s activity, maybe you are what makes up your brain. But, again, you brain is nothing more than a bunch of neurons. sophisticated though their outcome, you, may be, they are just mindless automata, obeying rather simple rules with mindboggling speeds. Attributing your self to these mini-gadgets is no more meaningful than attributing your self to electrons. Are you then, maybe, “networks” of these tiny little structures, once stipulated enough complexity somehow culminate you? well, you tell me? do “you” feel like a network of neurones? when you look at your loved one, does the ontology of your material make up ever cross your mind? do you ever conclude that you, and your loved one, is nothing more than mere matter-in-motion, in perpetual alternation at physical laws’ volution,  till stated otherwise, only seemingly regulated by some vague concept of “you”? a mere “yes” as the answer of this question would change the whole course of philosophy and cognitive science in ways unimagined. but i bet your answer is, in fact, no. and to complicate things even further, there is an even empirical twist to this otherwise rather philosophical argument. it turns out, the brain is a massive parallel proccesor, which, by definition, has no central place where all the information comes together to create a self and project the experiences of the body to that self. in other words, there is no homonculus to which all this show is presented to. every mental event happens all over the brain, or rather the brain all over as such, is needed for the mental events. so, there is no one home. lights are on, but the house is vacant. “you” are nowhere to be found.

so, what is going on here? who am “i”? where the hell am i? in a neuron, in particular networks of neurons, or along some fuzzy alternation among networks of neurons? what could it even mean to conclude that i am nothing but some regularity of neural networks? that is not a self, that’s a non-self. do “i” even exist? can “i” be just an illusion, a by-product of this brain’s enormous computation capabilities? now how could this be? could it work? could this body even manage to exist without me? can i be that deluded? but wait a minute, concepts like delusion would only make sense if ascribed to a self, don’t they? therefore if this “self” is an illusion, if it doesn’t exist, how can it also be deluded? but is “non-existent” and “illusion” synonymous? could “i” be illusory but nonetheless exist? regardless of that, can my entire premise of existence be “that” off the target? was this body aiding and abedding a non-existent or illusory entity all its life? does this “i” person even have any control at all over this body’s behaviours, or both “i” and my behaviours (which determines all my social conducts!) are stemming from the same abstruse source? if so, could “i” be accountable for any of my behaviours? or was buddha on to something when he said,

Actions exist and even their consequences too, but the person who acts does not.

does my puzzlement purely results from a prior misconception of how nature works and therefore should be deemed unjustified? did my uninformed predispositions about this body’s mental machinery led me this impasse? maybe. but is getting rid of “me” viable? is that kind of existince worth pursuing? how could this body, with its mentally decapitated framing, even begin to make sense of a meaningful life? would meaning have a meaning without a central meaner? beyond “me”, does anything matter? when matter meets mind, do “i” perish into oblivion and irrelevance?